Seçim oyunu ve futbol şampiyonası – Mehmet Polat

Malum, Rusya’da “Dünya Şampiyonası” var. İngilizlerin futbolu şöyle tanımladığı söylenir: “Futbol iki takım ve bir topla oynanan, sonunda Almanların kazandığı bir oyundur.” Bir gözümüz maçta, diğeri seçim sonuçlarında televizyon izliyoruz. Henüz YSK kesin sonuçları açıklamadan kutlamalar, havai fişekler, silah sesleri başlıyor. Devletin haber ajansı ve televizyonu şenliğe katılıyor. Sanki şampiyonluk maçı kazanılmış gibi. Bu koşullarda seçimleri de şöyle tanımlamak herhalde yanlış olmaz: “Seçim, değişik partilerin katıldığı ve birçok şaibenin dolandığı ama sonunda iktidar partisinin kazandığı bir oyundur.”

“Zurnada peşrev, teşbihte hata aranmaz” derler. Bir fikri açıklarken, örneğin güneş ve portakalı birbirine benzetebiliriz. Ama benzetmeyi daha ileri götürürsek saçmalamaya başlarız. Futbol ve seçimleri karşılaştırmanın da böyle bir riski var. Bunu göze alarak devam edelim. Bakalım biz mi yoksa futbolu “bir oyun” sayarken seçimleri “ülkenin kaderini tayin eden bir olay” diye yorumlayanlar mı saçmalıyor, göreceğiz. Bize göre ise biri ne kadar oyunsa, diğeri de en az onun kadar oyundur. Her ikisi de bir ülke kaderine aynı düzeyden hareketle ve sınırlı olarak etki edebilir. Çünkü ikisinde de “şans, kader, kısmet” denilen ve öngörülemeyen tekil ya da rastgele etkenlerin sonuç üzerindeki rolüne karşılık olağan koşullarda örgütlü ve güçlü olanın kazanma olasılığı daha yüksektir. Futboldan devam edelim:

Futbolu İngilizlerin icat ettiği söylenir. Bu, papağan ya da ananas gibi tropikal canlılarının onlara ait olduğunu söylemek kadar saçmadır. Ama bu tür canlıların doğal yaşam alanlarını sömürgeleştirdikleri ve bunlar da dahil olmak üzere yağmaladıklarını ticaret yoluyla dünyaya yaydıkları, doğrudur. İngilizler, büyük olasılıkla futbolu da sömürge ülke halklarından öğrenmiş ve dünyaya yaymışlardır. Yakın zamanda bu konudaki en büyük başarıları, çekişmeyle geçen ve İngilizlerin bir golünün top çizgiyi geçmedi diye sayılmadığı 1966’da Almanya ile final oynadıkları maçtır. İki takım 1990 şampiyonasında yarı finalde tekrar karşılaşmış, normal süresinde 1-1 biten maçı, penaltılarla Almanya kazanmış ve finalde şampiyon olmuştur. İngilizlerin dalga geçmek için yukarıdaki sözü söylediği ileri sürülür.

Aynı söz geçtiğimiz Cumartesi akşamı Almanya’nın İsveç’i son saniye golüyle yenmesi üzerine tekrar hatırlandı. İsveç ilk maçı kazandığı için Almanya karşısında rahattı ve beraberlik bile yetiyordu. İlk maçta yenilen Almanya’nın ise galibiyet dışında bir amacı yoktu. Herhalde Almanlar dışında herkes Almanya’nın yenilmesini istiyordu. Almanya sayısız gol fırsatı yakaladı ama atamadı. İsveç ani atakla bir gol attı ve savunmaya çekildi. Almanya maç boyunca bastırdı ve önce beraberlik, ardından galibiyeti yakaladı. Almanlar hariç herkeste hayal kırıklığı diz boyuydu. Ancak futbola gerçekçi yaklaşanlar durumu soğukkanlılıkla karşılayabilir ve gereğini yerine getirenin kazanmasının normal olduğunu düşünebilirdi.

Almanya yenilir ve elenebilirdi de. Ama kazanmaya daha yakındı ve kazandı. Dolayısıyla elense bile bu gerçek değişmeyecekti. Kazanırken “hakemin kararları” ya da “şans” denilen olasılık farklılıklarının mutlaka etkisi vardı. Ama Almanya’nın kazanmasını sağlayan, gücüydü. Şöyle açıklayabiliriz; her iki ülke de bizim gibilerle karşılaştırılamayacak kadar zengin. Bunu, kendi emekçilerinin yanı sıra bizleri de sömürmelerine borçlular. Zengin ülkelerde spor, sanat, bilim, hukuk vb. “üstyapı” denilen işlere kolayca zaman, para, personel ayrılır. Buralarda disiplin ve bilgiye dayalı olarak çalışabilecek birçok kişi yetiştirilir. Zaten bunun sonuçları sahada da görülmektedir. Takımları, makine gibi oynuyor. Yorulan çıkıyor, yerine giren onu aratmıyor. Geçtiğimiz günkü maç sırasında her iki takım da üçer oyuncu değiştirme haklarını kullandılar. İsveç’in değiştirdiği bir oyuncunun hatası sonucu Almanya golü buldu. O oyuncu yerine başkası olsa belki aynı hatayı yapmayacak ve Almanya üst tura geçemeyecekti. Ama bu neyi değiştirir ki Almanya bu turnuvada elense bile sonrakine hazırlanırken eksiklerini gözden geçirecek, boşlukları kapatacak ve tekrar kazanmak için diğerlerinden daha uygun bir konuma gelecek güçteydi. Biz yine Almanya’dan nefret etsek bile bu nefretimiz onun kazanmaya en yakın takım olduğu gerçeğini hiç mi hiç etkilemeyecekti.

Sonuçta bu dünya düzeni içinde ekonomisi güçlü olan, gücünü en üst düzeyde kullanabileceği bilgi ve örgütlenme düzeyine er geç ulaşıyor. Bunu başaramazsa yerini bir benzeri alıyor. Bu sırada biz hep Senegal, Kamerun, Kolombiya’nın kazanmasını istiyor, Messi gibi oyunculardan mucize bekliyor ama Almanya gibilerin kazanmasına boyun eğiyoruz. Bunun böyle olacağını bildiğimiz için gerçekle uzlaşmaya çalışıyor ve hiç olmazsa arzularımıza en yakın takım olan Brezilya’nın kazanmasına razı oluyoruz. Oysa Brezilya da artık Almanya gibi oynuyor. Öyleyse neden Brezilya gibileri destekliyoruz? Rengine, çok eskiden kalma anılara ve arada bir Brezilyalı oyuncuların asla Almanlar tarafından yapılamayacak bir hareket göstermesine bakarak kendimizi kandırıyoruz. Futbol tutkunları, televizyon ekranına kilitlenip saatlerce maç izlerken, bazen heyecanla havalara zıplarken aslında çocukluklarını hatırlıyorlar. Eski bir ünlü futbolcunun adını bağırarak sokak aralarında top koşturdukları günlere döner gibi oluyorlar ya da yenilseler bile sahada gelecek maça dair bir umut görmeye çalışıyorlar. Bu kadar futbol yeter, artık seçim gerçeğine dönebiliriz.

Seçimler, siyasetin olağan akışının bir parçasıdır. Siyaset, toplumu yönetmek için yapılır. Yönetmeye en yakın olan, doğal olarak en güçlü olandır. Bizim seçimle belirlediğimiz güç, temsili bir güçtür. Yani topluma egemen olan asıl güçleri temsil eden yürütme gücüdür, hükümettir. Kural koymak da dâhil, kurulu düzenin kuralları içinde seçilen hükümetler, düzeni sürdürerek mevcut egemenlerin konumunu da korumuş olurlar. Elbette bu hizmetin karşılığını, taraftarlarını zenginleştirerek alırlar. Bir ülkenin egemenleri, o ülkedeki sermayenin, toprakların, sanayi kuruluşlarının sahipleri ve bu işleyişi koruyan güçlerin yöneticileridir. Bu koşullarda bir hükümetin yerine başka bir hükümetin gelmesinin bir düzen değişikliği yaratmayacağı çok açıktır. Buna rağmen seçimlere büyük anlamlar yüklemenin ve onu sanki siyasetin üstünde bir olaymış gibi anlatmanın iki gerekçesi vardır: Birincisi toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan dar gelirli, yoksul, ezilen kesimleri sanki bir partiye oy verirlerse kaderleri değişecekmiş gibi kandırıp seçim oyununa çekmek ve böylece düzeni eleştirmelerinin önüne geçmektir. İkincisi, iktidardaki hükümetin yerine kendilerininkinin gelmesi sayesinde iş, ihale, kredi, koltuk vs. çıkarlar elde edecek olanların seçimi kazanmayı herkesin çıkarınaymış gibi göstermeleri ve ülke kaderini belirleyecekmiş gibi konuşmalarıdır.

Sonuçta seçimi parası, örgütü, disiplini, kararlılığı, isteği, çabası fazla olan kazanır. Bir toplumun en bilgili, örgütlü, disiplinli, zengin vb. gücü bizzat hükümetin kendisidir. Bunu, devlet olanaklarını kullanarak gösterir. Bir taraftan temsil ettiği egemenlere, diğer taraftan oy istediği seçmenlere elindeki olanaklarla güvence verir. Hükümetler bir yana, bugün bir muhtarın elinde bile kullanabileceği çok büyük zenginlikler vardır. Kapitalizmin krizi, egemenlerin elinde harcayacak yer bulamadıkları çok büyük paraların birikmesine yol açıyor. Öte yandan medya tekelleri, günlük yaşamın her alanına girmiş durumda. Bu koşullarda bir hükümetin tekrar seçilememesi için aptal olması gerekir. Muhalefetin ise böyle bir gücü alaşağı edebilmek için ya devlet olanaklarından herkesi eşit biçimde yararlandırabilecek kadar güçlü olması ya da kendi bağımsız gücünü yönetenlere dayatabilecek örgütlülük, kararlılık ve bilinçte olması gerekir. Her ikisinin de olmadığı açıktır. Öyleyse umutsuzluğa kapılmak yerine, bu eksikleri gidermenin çaresine bakılmalıdır.