Seçim yorumları – Mehmet Polat

İtirazlar, yeniden sayımlar, gözdağı vermeler arasında kesin seçim sonuçlarının açıklanışının uzaması bir belirsizlik hali değil, tersine yaşadığımız gerçeğin açık ve seçik bir yansımasıdır. Bu durum, iktidar partisinin şimdiye dek çizdiği “kudretli” görüntüsüyle-kendisinin de bir parçası olduğu-gerçeğin uyuşmadığının göstergesidir. Ne olduğunu anlamak için görüntüdeki çarpıklıklara ve yer değişikliklerine bakmakla yetinemeyiz, bu uyumsuzluğun izini sürerek arkaplandaki işleyişi görmeye çalışalım.

Aylarca kural tanımaksızın ve kamu kaynaklarını kullanarak propaganda yapan ama seçimden beklediği sonucu alamayan iktidar partisi, durumu değiştirmek için son bir umutla oyların tekrar sayımı için çabalıyor. Yalnızca sayım sonuçlarına itiraz etmiyor, işin içinde seçmen yazımı ve seçim kurullarının çalışması sırasında yapılan usulsüzlükler de var. Dolayısıyla konu seçimin ötesine uzanıyor. Hatta havuz medyasının bazı yazarları daha ileri giderek, İstanbul seçimlerinin tekrarından bahsediyor.  Bütün bunlar bir arada düşünüldüğünde, insanın aklına ister istemez iktidar partisinin gücünün propaganda ve seçim kazanmaktan öteye yetip yetmediği sorusu geliyor.

İktidarın itiraz gerekçeleri HDP’nin değişik yerlerde yaptığı ve seçim kurulları tarafından reddedilen itirazlardakilere benziyor.  Bir muhalefet partisinin böyle davranmasının elbette anlaşılır bir yanı var. Ama iktidarın seçimi sanki başka bir güç yönetiyormuş gibi itirazlarda bulunmasının anlamı ne? Seçim kanunları, sandık kurullarının oluşturulması, seçmen listeleri vs. en yukarıdan aşağıya kadar iktidar partisinin denetiminde değil mi? Öte yandan itirazlardan beklenen sonuçlar alınsa bile bu iktidarın “artık gerilemeye başlamış bir güç” olduğu gerçeğini değiştirir mi?

Elbette burada sözünü ettiğimiz  “faşizmin önünü kesmek için Millet İttifakına destek” çağrısı yapan liberal ve reformist solun murat ettiği türden bir “gerileme” değildir, düzenin rutin işleyişi içinde bir gerilemedir. Siyasi mücadeleyi seçimden seçime sahneye çıkmak gibi gören bir solculuk anlayışının temsilcileri devlet, siyasal iktidar, rejim (yönetim biçimi) ve hükümeti bilinçli olarak birbirine karıştırıp,  hükümetlerin her otoriter davranışını “faşizm geliyor” diye yorumluyorlar. Ve bunu diğer düzen partileriyle kol kola siyaset yapmanın hazır gerekçesi olarak ellerinde tutuyorlar. Buna göre faşizmi şimdiye dek birçok kez yıkmış olmaları gerekirdi ama nedense hâlâ yıkamamışlar ki aynı söylemi tekrarlayıp duruyorlar. Yaşanan ne iktidar sözcülerinin ileri sürdüğü gibi bir “beka” sorunudur, ne de reformist solunki gibi “faşizmi geriletme” hamlesidir; yalnızca bir seçimdir.  Ve seçimleri sonucuna bakarak değil, siyasetin bir parçası olarak değerlendirmek gerekir.

Bilindiği üzere siyaset pratiği belli bir konjonktürde,  toplumu yönetmek amacı taşıyan somut bir güç çatışmasıdır.  Amatörce hevesleri bir yana bırakırsak, iktidar mücadelesi bir varlık-yokluk mücadelesidir. Geçmişte birbiriyle böyle bir çatışma yaşamış olan ya da gelecekte çatışma potansiyeli taşıyanları teorik olarak saptamak mümkündür. Taraflar buna göre hazırlanabilirler. Ama sürmekte olan bir mücadelenin belirleyicisi buralardan kaynaklı anı, gelecek planları, bilimsel düşünceler vb. değil; siyasi öznelerin birbirlerine karşı yaptıkları yığınak ve aralarındaki çelişkilerin ne yönde ilerlediğidir. Bu yüzden, siyasetin özneleri olduğundan güçlü görünmek, zayıflıklarını gizlemek ve karşı safları etkilemek amacıyla kendi gerçekliklerine uymayan söylemler dile getirebilirler. Önceden ayrı yolda oldukları güçlerle bir araya gelerek, sanki yoldan çıkmış gibi görünüp amaçlarına doğru daha güçlü adımlarla ilerleyebilirler. Bütün bu süreçlerde siyasi öznelerin söylem ve görüntülerinin gerçeği yansıtmayabileceği hesaba katılmalıdır. Siyaset pratiği bunlardan bağımsız,  her zaman gerçeklerden oluşan bir konjonktürde yapılır. Bu sırada tarihten devralınan miras konjonktürdeki güçler tarafından sürekli değişikliğe uğratılarak kullanıldığı için kendine ait bir belirleyicilik taşımaz. Benzer biçimde, içinde bulunduğu konjonktürde kendi bağımsız siyasi iradesini ortaya koymayan bir toplum kesiminin nesnel varlığı da kendiliğinden bir güç oluşturmaz,  en iyi olasılıkla başkalarının yedek gücü olur.

Her siyasi konjonktür çeşitli çelişkiler etrafında kümelenmiş gerilim, rekabet ve güç çatışmalarınca belirleniyor. İçinde olduğumuz konjonktürde iki önemli sorunun öne çıktığını söyleyebiliriz: Bunların ilki sermaye akışında yaşanabilecek düzensizlikler, ikincisi Kürt sorunuyla ilgilidir. Bu sorunların siyasetin özneleri üzerinde etkili olduğunu ve buralardan çoğalarak farklı kanallardan yayılan çelişkilerin konjonktürü belirlediğini söyleyebiliriz. Seçimler de böyle bir gerçeklik içinde değerlendirilmelidir.

Başkanlık sisteminin resmiyet kazanmasıyla birlikte yeni rejimin işlerlik kazandığı söylenebilir. Rejim değişikliğinin iktidar partisinin talebiyle değil, devletin rekabet alanı haline geldiği bir siyasal iktidar içi hesaplaşmanın sonucu olarak gerçekleştiği unutulmamalıdır. Toplumdaki her kurum gibi devlet de siyasi güçlerin rekabetine açıktır ve bunun aslî öğeleri elbette ülke yönetiminde geleneksel olarak söz sahibi olanlardır. İktidar partisinin ülke yönetiminde yer edinmesi böyle bir rekabetin doğrudan tarafı olmasının değil,  üst üste gösterdiği seçim kazanma başarısının sonucudur. Hatırlanacağı üzere 17 yıllık iktidar süresince çeşitli parti kapatma davalarına,  2007 e-muhtırasına, son olarak 15 Temmuz darbe girişimine maruz kalmış ve seçim dışı bir yolla iktidardan uzaklaştırıl(a)mamıştır. Çünkü bu daha önce benzer partilere yapılmış ama seçmen davranışının bu yolla değişmediği görülmüştür. Öte yandan 12 Eylül sonrası geçilen ekonomik konjonktürde iç-dış, büyük-küçük genel olarak sermaye grupları, sermaye akışının düzenliliği açısından parlamenter hükümetlerden yanadırlar. Bu gerçeklik içinde ülkede siyasal iktidar güçleriyle iktidar partisi arasında bir konsensüs oluştuğu ve iktidar partisinin Milli Görüş geleneğinden tamamen uzaklaşarak egemen güçlerin düzenli seçim kazanan temsilcisine dönüştüğü söylenebilir.

İktidar partisi rejimin seçim kazanan ve bunun karşılığında korunup kollanan yüzüdür.  Ancak bütün bu ilişkiler uzay boşluğunda değil, kapitalist üretim ilişkilerinin küresel ölçekte işlediği bir gerçeklik içinde yaşanıyor. Bu çerçevede kapitalizmi teorik/tarihsel bir soyutlama gibi değil de basitçe içinde yaşadığımız somut koşullar olarak düşünmeliyiz. Buna göre küresel sermayeye olan borçların düzenli olarak ödenmesi bütün iktidar güçlerinin ortak sorumluğundadır. Her gecikme ülke borçlarına yeni faiz yükü binmesi demek. Her borcu ödeyememe durumu ise ülke sınırlarını aşan sorunlara yol açıyor. Dolayısıyla bizim gibi ülkelerde borç ödeme/yatırım yapma vb. ekonomik dengeleri gözeten ve üzerimizde söz sahibi olan güçlerden biri de finans kapitaldir. Hem farklı sermaye grupları arası pazarlıkları sonuca bağlamak ve hem de sermaye akışındaki düzensizlikleri gidermek açısından seçimle değişebilen hükümetler finans kapitalin tercihidir. Soğuk savaş döneminde darbe yaparak parlamentoyu kapatıp işleri yoluna koyduktan sonra tekrar seçime gitmek bir çözüm olabiliyordu, küresel kapitalizmin kriz dinamiği buna elverişli değildir. En yakın örneği Yunanistan’dır. Toplumun güvenini kaybettikleri için seçilemeyen sağ partilerin yerine küresel sermayenin yönlendirmesi ve desteğiyle Syriza hükümeti gelerek borçları üstlenmiştir. Nitekim Millet İttifakı seçim boyunca iç-dış tüm iktidar odaklarına bu yönde mesajlar vermiş, Kılıçdaroğlu birçok kez ekonomik sorunları milli dava gibi gördüklerini ve ellerini taşın altına sokmaya hazır olduklarını belirtmiştir. Özetle parlamento, seçim, sandık yürürlükteki düzenin gereksinimlerine ayarlıdır; bağımsız bir siyasi irade ortaya koyamadığı sürece ezilenlerin buralardan “demokrasi” adına yararlanması beklenemez.

Diğer önemli konu olan Kürt sorununa gelince: İktidarın konuyu bu seçimde “beka sorunu” olarak işleme nedeni, bilindiği üzere Suriye’de bir Kürt özerk yönetiminin kurulma olasılığıdır. Daha önce Barzani’nin benzer girişimleri Bağdat ve emperyalizm tarafından desteklenmediği için kolayca önlenmişti, bu kez durum farklıdır. Türkiye açısından tarihsel bir sorunla bir dizi güncel gelişmenin kesişmesi sonucu Kürt sorunu konjonktürü belirleyecek boyuta erişmiştir. İktidarın Suriye’ye gireceği ifadesinin, ülke yönetiminde söz sahibi olan herkesçe paylaşılmadığı açıktır. HDP’nin Millet İttifakına sunduğu destek ve Cumhur İttifakının bunu karşı propaganda için kullanmasının seçmeni etkilemeyişi, bu seçimin dikkat çeken özelliklerinden biridir. İktidar partisinin seçimde yaşadığı gerileyişinin bu konudaki politikalarına etkisinin ne olacağı şimdilik belirsiz görünüyor.

İktidar partisi rejimin seçim kazanan ve parlamenter hükümet gereksinimini karşılayan bir parçasıdır. Rejim, Kürt sorununu kendi bildiği gibi çözmekle küresel sermaye akışını düzenli kılmak arasında ve dar bir alanda yürümek durumundadır. Millet İttifakı son seçim başarısıyla rejime yeni bir seçenek sunmuştur. Demokratik bir ortama asıl gereksinim duyan ezilenlerin kendi bağımsız eylemlerini ortaya koyamadıkları bir dönemde, egemen güç temsilcilerinin aralarındaki rekabetten hayır çıkmasını beklememek gerekir. Yerel seçimde bu tür bir beklentinin de ötesine geçerek solu CHP’nin peşine takmaya kalkışanlar tarihsel bir hata yapmıştır. Buna karşılık kâğıt üstü üyeliklerle partisini seçime sokmayı bir “başarı” gibi gösterenlere ise söylenecek söz yoktur. Mücadele içindeki ezilenler birbirlerinin kusurlarını gidermenin yolunu buldukları ölçüde kardeşleşeceklerdir. Kaderimizi kendimizin belirlemesi,  bu yönde atacağımız adımlara bağlıdır.