Şeker özelleştirmesi ve fırsatçıları – Mehmet Polat

Kamuya ait 25 şeker fabrikasından 14’ünün özelleştirilme takvimi geçen hafta işlemeye başladı. Özelleştirme önerisi ilk kez 2000’de Bülent Ecevit’in başbakanlığı sırasında IMF’ye verilen niyet mektubunda dile getirilmişti. Ancak bugüne kadarki girişimler, iptal davaları ve şiddetli muhalefet nedeniyle pek başarılı olamamıştı. Şimdiye dek 3 fabrika satılırken birçoğuna da kâr edilemez durumda olduğu için alıcısı çıkmadı. Bu kez fabrikaları satmakta kararlı görünen hükümet geçtiğimiz Aralık Ayında OHAL kapsamındaki 696 sayılı KHK ile Şeker Kurumu’nu kapatarak piyasayı özel şirketlerin dikensiz gül bahçesine çevirdi. Ardından, bir torba yasayla, fazla gürültü patırtıya meydan vermeden fabrikaları satışa çıkardı. Yıl sonuna dek Türkşeker’in tümüyle satılmasını planlıyor. Neden özelleştirme, neden şimdi, neden şeker fabrikaları ve muhalefet ne yapıyor, ya da ülkede bir muhalefet var mı?

Bilindiği üzere küresel kapitalizm yapısal kriz içinde. Nedeni herhangi bir eksik ya da yetersizlik değil, tam tersine yeterinden fazla çalışıp aşırı büyümesi. Dünyanın her yerinde ve hayatın her alanında kâr için üretim, dolayısıyla bu amaçla yatırım yapılıyor. Dağlar deliniyor, denizlerin dibine iniliyor, binalar dikiliyor, daha çok makine kullanılıyor, işçi çalıştırılıyor, kredi çekiliyor ve bütün bu ödemeler zincirinin aksamadan işlemesi için eskisinden daha çok kâr etmek gerekiyor. Yani eskiden 1 TL kâr için 10 TL yatırım yeterliyken, ekonomi büyüdükçe aynı kâr oranını koruyabilmek için artan miktarlarda, örneğin 1 TL kâr için 11, 12, 13…TL yatırım yapmak gerekiyor. Buna kısaca “kâr oranlarının düşme eğilimi göstermesi” deniyor. Bu kapitalizmin işleyiş yasası ve temel açmazı. Çünkü yeterli kâr edilemediğinde borçlar zamanında ödenemiyor ve ekonomi tıkanıyor. Sorundan kaçmak için kapitalistler sürekli daha kârlı alanlara yöneliyor. Kârları yükseltmenin yollarından biri de maliyeti azaltmak. Özelleştirmeler, böyle bir olanak sağlıyor.

İktidar, bugüne dek yapılan özelleştirmelerin yüzde 87’sini gerçekleştirmekle ve 60 milyar dolarlık özelleştirme yapmakla övünüyor. Bu satışlar sırasında alıcılara akıl almaz kolaylıklar sağlandığına defalarca tanık olduk. Bazı kurumlar arsa değerinin bile altında satıldı. Buraları alanlar, ödeme için öz kaynaklarını değil yine bir kamu bankasından sağladıkları uzun vadeli ve düşük faizli kredileri kullandılar. Böylece bir yandan kamu malından kâr ederken, diğer yandan kredi kolaylığından yararlandılar. Kurumun yeni sahipleri zarar etmesin diye, özel yasalarla kâr garantisi verildi. Özel şirketler kamu işletmelerini ucuza alarak, kâr garantisiyle çalışarak, düşük faizli kredilerden yararlanarak ve eskiden kamuya ait olan bir piyasaya tek başlarına egemen olarak yüksek kârlara ulaştılar. İş burada da kalmadı, ulusal ekonomiyi koruyan yasaların kaldırılmasıyla, özelleştirme ihalelerine küresel sermaye kuruluşlarının da rahatça katılabildiler. Böylece yabancı sermaye ülkeye kolayca girip çıkacak ve dilediğinde dünyanın daha kârlı bir köşesine gidebilecekti…

İşte şeker piyasası da küresel sermayenin göz diktiği, kârlı alanlardan biridir. Dünyada kentleşmeye bağlı olarak şeker tüketimi giderek artıyor. Doğal şekerin iki kaynağı var; şeker kamışı ve şeker pancarı. Üretimin yaklaşık 1/5’i pancar, kalanı şeker kamışından sağlanıyor. Şeker kamışı şekerinin maliyeti daha düşük. Bunlar dışında, son yıllarda mısır nişastasından elde edilen ve “nişasta bazlı şeker” (NBŞ) denilen yapay tatlandırıcılar var. Şeker piyasasının ¼’ü kadar bir pazar payına sahipler. Sıvı olarak üretilebildikleri için taşıma maliyeti düşük. Ayrıca GDO’lu mısırdan elde edildiği için de ucuz. Gıda sanayiinde yaygın olarak yapay tatlandırıcı kullanılıyor. Dünya şeker ticaretinde beyaz şeker fiyatları Londra, ham şeker fiyatları ise Londra ile birlikte New York borsalarında belirleniyor. Küresel sermaye şirketleri başka alanlar gibi şeker piyasasında da fiyat değişimi ve kâr beklentilerini uzun vadeli olarak hesaplayabilmek ve yatırım planlarını buna göre yapmak amacıyla, şeker üretimini denetim altına almaya çalışıyorlar. Bunu Dünya Bankası aracılığıyla,  şeker tarımı yapan ülkelere kotalar vererek yapıyorlar. Türkiye’de de bu doğrultuda 2001’den bu yana kota uygulanıyor. Tütün, üzüm, zeytin hangi ürün olursa olsun kota, çiftçiyi kendi tarlasında dünya tekellerinin işçisi haline getiriyor. Çünkü bir ülkeye tanınan üretim hakkı çiftçilere bölüştürülerek, bunun altında ve üstünde üretmeleri istenmiyor.

Başka ülkeler gibi Türkiye’de de şeker pancarı ve NBŞ arasında rekabet var. Türkiye kendine yeterli şeker üretebildiği halde, küresel sermayeye açılmasının sonucu NBŞ üretimine de izin verdi. Bu alanda bir dünya tekeli olan Cargill, genetiği değiştirilerek daha çok nişasta elde etmeye uygun tohumluk mısırı, sözleşmeli çiftçilerine dağıttı ve 2002’de üretime başladı. Ciddi sağlık sorunlarına yolaçtığından, dünya genelinde gıda sanayiinde tatlandırıcı kullanılması sınırlandırılmış durumda. Buna göre gelişmiş ülkelerde belli bir üründeki toplam şekerin ancak yüzde 1 ile 4 arası NBŞ kullanılırken, bu oran Türkiye’de yüzde 15 dolayında ve bakanlar kurulu kararıyla her yıl arttırılıyor. Dolayısıyla şeker pancarı üretiminin gerilemesi, NBŞ şirketlerinin önünü açıyor. Tabi sağlığımızı da karartıyor…

Sayıştay, 17 yıldır süren özelleştirme girişimleri yüzünden birçok fabrikaya gerekli yatırım yapılmadığı, teknolojisinin geri olduğu yönünde uyarıyor. İktidar satılan fabrikaların 5 yıl süreyle çalışmak zorunda olacağını ne kadar ileri sürerse sürsün, pek çok fabrika bakımsızlık yüzünden satılamaz, satılsa bile çalışamaz halde. Özelleştirilen fabrikaların birçoğunun kapandığını, önceki deneyimlerimizden biliyoruz. Eğer şeker fabrikaları özelleştirildikten sonra kapanırsa, bu yalnızca pancar üreticisini vurmayacak, hayvancılığı da etkileyecek. Çünkü pancar yaprağı ve küspesi hayvan yemi olarak kullanılıyor.

Maliye Bakanı Naci Ağbal, yıllardır konu üstünde çalıştıklarını ve özelleştirmenin sakıncalarını ortadan kaldırdıklarını, bunun bir “sosyal özelleştirme” olduğunu söylüyor. Fabrikaları alanlar piyasa koşullarına göre çalışmayacak mı? Piyasaya değişken bir oluşum. Şirket yarın koşulların değiştiğini ve zarar etmeye başladığını, fabrikayı kapatacağını ya da işçi çıkaracağını söylediğinde Bakan Ağbal şirketin zararını karşılayacak mı? Bu durumda zarar eden özel şirkete yardım etmek yerine, neden fabrikayı ayakta tutmaya çalışmıyor?

İktidarın şeker özelleştirmesine hız vermesinin nedeni yalnızca sermayenin genel gereksinimleri değil; hükümet, bütçe açıklarını kapatmak için kaynak arayışı içinde. Savaş, silahlanma ve büyük yol, havaalanı, köprü yatırımları açığı arttırıyor. Karşılığında gelir kalemlerini de arttırmak gerekiyor. Elektrik, petrol ve vergilere durmadan zam yapılıyor. Yetmiyor ki, yıllardır özelleştirilemeyen kamu kurumları elden çıkartılmaya çalışılıyor.

Bu arada kimi aklı evveller de “nasıl olsa bu fabrika satılacak, hiç olmazsa yabancı bir şirket alacağına biz alalım” diyerek, belediyeleri, meslek odalarını, kooperatifleri özelleştirme ihalelerine girmeye çağırıyor. Sendika başkanları, “doğru” olması koşuluyla özelleştirmeye karşı olmadıklarını yumurtluyor. Satılan fabrikayı herhangi bir şirketin almasıyla o ilden bir şirketin alması ya da bir kapitalistin yerine işçinin alması arasında ne fark var? Hepsi de kâr için çalışıp başkalarıyla rekabete girmek zorunda değil mi? Piyasa İstanbul’da bir türlü, Çorum’da başka türlü mü işliyor? Sorun fabrikanın o beldede kalıp kalmamasında değil; sorun, halkın emek ve alınterini emanet olarak elinde tutan devlet mülkiyetine son verilmesinde.  Satılmak istenen kurumlar, çalışan ve üretenlerin emeğidir. Sanıldığı gibi paradan para, maldan mal kazanılmaz, yalnızca el emeği ve göz nurundan kazanılır. Yapılması gereken ihaleye girmek değil, kimin malının kime satıldığını sormaktır…