Sel durmuyor, ben neden durayım?*

Sultan Eylem Keleş

“Her ülke proletaryasının, sınıf bilinçli, siyasi ve sendikal örgütlerinin anlaşmasına göre, tüm ülkelerin sosyalist kadınları her yıl bir günü Kadınlar Günü olarak kutlayacak ve öncelikli hedefleri de kadınların oy hakkını kazanmasını desteklemek olmalı. Bu talep, tüm kadın sorununun sosyalist ilkelerle bağlantılandırılmasıyla ele alınmalıdır. Kadınlar Günü enternasyonal bir karakterde ve dikkatle örgütlenmelidir.”

Yukarıdaki alıntı Clara Zetkin’in de katıldığı 2. Sosyalist Kadınlar Konferansı ya da Kadın Enternasyonali olarak geçen konferansın sonuç metninde yer almaktadır. 1910 yılında Kopenhag’da gerçekleşen ve 8 Mart’ın tarihe yazıldığı bu konferans ve 1911 yılında Sosyalist Enternasyonalist’in de deklarasyonu öncesin ve sonrasında kadınların bu günü nasıl mücadele ederek kazandığına da bir bakmak gerek.

Mart 1857’den başlayan ve bugüne dek devam eden mücadelelerin, mücadelenin birikimlerinin üzerinden kurulan, ‘kutlanan’ 8 Mart’ın tarihselliği mütemadiyen feminist kadınlara hatırlatılmak isteniyor. Öyle ki ezbere durmak zorunda kalıyoruz, çünkü her an her yerde bir sosyalistin 8 Mart’ın tarihçesiyle ilgili söylev ve sorgusuna maruz kalıyoruz. O yüzden rüştümüzü ispatlamak adına(!) hem de 2018 yılında her yerden uluslararası kadın grevi mücadelesi sürerken diyalektiğin gereği adına, hep birlikte yeniden bir göz atalım.

Mart 1857’de dokuma işçisi kadınların, 1908’de tekstil işçisi kadınların grevleri ve oy hakkı, çalışma koşullarının iyileştirilmesi gibi taleplerle yaptıkları eylemlerle başlıyor bilinen ve ‘Ekmek ve Gül’ sloganıyla özdeşleşen tarihimiz. Kadın Enternasyonali’nde 8 Mart’ın Uluslarası Kadınlar Günü olarak kutlanması kararının alınmasının sonucunda ilk kez 1911 yılında Sosyalist Enternasyonal’in deklarasyonuyla kutlanmaya başlıyor. 25 Mart 1911’de New York’ta bir tekstil fabrikasında çıkan yangın sonucu 140 kadın işçinin ölümüyle 100 binlerce insan sokaklara dökülmüştü. Ekim Devrimi’nde Bolşeviklerin itirazlarına rağmen, kadınlar 8 Mart’ta ekmek ve barış talebiyle greve gittiler ve Lenin’in ‘dekadan’ dediği Aleksandr Kollantay’ın önerisiyle 8 Mart resmi tatil günü ilan edildi.
1921 yılında Komünist Enternasyonal’de 8 Mart Rusya’da Amerika’da yanarak ölen kadınların anısına Enternasyonal Kadınlar Günü olarak kabul edildi ve kadınların ‘erkeklere rağmen’ gittiği grev devrimin başlangıcı olarak ‘onurlandırıldı’.

Bütün bu bilgiler ve daha fazlasına ulaşabilmek için birçok kaynaktan yararlanabilmek mümkünken, bu yazının başka bir derdi var. O da şu: Mehmet Polat’ın yazmış olduğu ‘8 Mart nedir?’ başlıklı yazıya cevaben bir iki kelam etmek. Sona bırakmadan baştan söyleyeyim: Erkeklerin bu alana dair sorumluluk duymasını, söz üretmesini, özeleştirel değerlendirmelerini, tartışmalara katılmalarını oldukça önemsiyorum. Çünkü yıllarca bu mevzular ‘kadın işi’ olarak görüldü, erkekler kenara çekildi. Karma örgütlerin toplantı gündemlerinde dahi politik durum değerlendirmesinden ayrı bir başlıkta tartışıldı bunlar. Sanki politik gündeme ait tartışmalar değilmiş gibi. Sanki ortada sadece kadınların faili belirsiz bir ezilmişlik tarihi var da erkeklerin ezme tarihi yokmuş gibi. Sanki o asimetrik ilişkiler, o güzel atlara binip gitmişler gibi.. Olumlu örnekler de okumaya başladık, örneğin bianet’in #MeToo kampanyasından esinlenerek oluşturduğu erkekler anlatıyor yazı dizisi gibi. Temelde feminist mücadele tarihini, geleneğini, ilke ve değerlerini dikkate alarak yazılan yazılara bakış açım budur.

Gelgelelim Mehmet Polat’ın yazısına.. Yazının başlığı feminist reflekslerimi provoke ediyor; çünkü “8 Mart nedir?” sorusu, “Ben size anlatacağım” cevabıyla kulaklarımı tırmalıyor. Kadınların diş ve tırnaklarıyla mücadele ederek kazandığı tarihi, bir erkek olarak öğretecek olmasıyla “Aha mansplaining geliyor” diye başladım okumaya. Ki aslında yazıda da, “Bayram değildir” dışında bir cevap da bulamadım sorusuna. Ancak yazının muhattabı, hedef kitlesi düşünüldüğünde ‘öğreten’ bir baş öğretmen edası yok değil. Bu anlamda başlığından içeriğine yazar, mansplaining uyguluyor.
Yazı, kaba bir okumayla kapitalizme içkin bir sorun olarak tanımlıyor patriyarkayı: “Hem kapitalist toplum düzenini kabul edip hem de bunun yarattığı eşitsizlik, sömürü ve zulümden uzakmış gibi konuşmak mümkün mü?” Kapitalizmden çok daha öncesine dayanan patriyarkanın tarihi, bugün farklı dinamik ve ilişkilere sahip kapitalizmle yapısal ilişki içerse de esasında birbirinden farklı sistemler. Bu okumayla yazının önermesi: “Sosyalizm kadın sorununu çözecek” olur sanıyoruz. Ama yazar, o tuzağa da düşmüyor. Çünkü biraz aktüel tartışma ve politikaları takip eden birisi, bugün bu ve benzeri klişe cümleleri etmez. Çünkü o ortodoks marksist akıl mahkum edildi ve bugün bu önermenin ardında birkaç tarihin trenini kaçırmış grup kaldı. Bunları diyememekle beraber, -yeter ki eril tahakküm konuşulmasın da, ne konuşulursa konuşulsun- feminizmin kapitalizm tarafından kuşatılıp içinin boşaltıldığından, kutlanacak ve hediye alınacak bir gün haline getirdiğinden bahsediliyor. (Yazar bu eleştiriyi, “İşte bu ortamda, kadın-erkek eşitsizliği de yine her gün yeniden üretilen ama aynı zamanda kökü çok eskilere dayanan bir dengesizlik örneğidir” cümlesiyle ‘haksız’ kılıyor görünse de ‘dengesizlik’ ifadesiyle haklılaştırıyor da diyebiliriz)

Ayrıca yazar, ‘karmaşık ve eşitsiz düzenin’ adını koymaktan da imtina ediyor. Kapitalizmi tarif ve tahlil ederken ağzımızı doldura doldura adını koyuyorken, ısrarla erkek egemenliği/patriyarkayı tanımlamamak, yazarın bu alanla kurduğu mesafeyi açıklar. Bu kadar söz ederken bir kez dahi ‘erkek egemen sistem’ denmemiş olması başka neyle açıklanabilir?

Kürt düşmanlığı bu ülkenin yurdum solcularında nasıl abuk bir anti-emperyalizm anlayışı yarattıysa feminizm düşmanlığı ya da soğukluğu da yurdum solcu erkeklerinde öyle tuhaf bir anti-kapitalizm anlayışı yarattı. Feminizm gibi ekonomik-siyasal bir toplumsal harekete yönelik eleştirilerin çoğu buradan geliyor. Sanki yeni toplumsal hareketler içerisinde, bir tek feminizm bu riskle karşı karşıya. Kapitalizm sanki önüne kattığı her şeyi Harry Potter’daki ‘kan emiciler’ gibi yiyip tüketmeye ve kendi pazarı lehine kullanmaya çalışmıyor. Bu feminizme özel bir durum değilken hep feminizmle birlikte tartışılıyor oldu. Bu tartışma, kadının beyanı esastır ilkesiyle beraber tartışılanın hep masumiyet karinesi olmasına benziyor.

Evet, neo-liberalizm kadınların yaşam ve sorunlarını katmerlendirip çeşitlendirirken aynı zamanda feminizmi de dönüştürme -en azından ehlileştirme- çabası içerisinde. 2017 yılının en popüler kelimesinin ‘feminizm’ olması tesadüfi değil. Devasa kapitalist şirketlerin feminizme göz kırpan reklam, kampanya ve söylem üretmesi tesadüfi değil. Feminist hareketin güçlenişine karşı pozisyon alan kapitalizm, feminizmi de piyasaya dahil ederek satış stratejisi olarak kullanıyor, pazarını genişletiyor ve üstüne aktivizm satıyor. Yazar, bazı noktalarda sadece kar mantığıyla yaklaşan sermaye sınıfına sesleniyorsa da, kadınların 8 Mart’a dair beyan ve iradelerini yok sayıyor. Örneğin, olmaz ama hadi olsun; kadınlar belki 8 Mart’ı -her şeye rağmen- çicekli böcekli kutlamayla geçirmek istiyordur. Mehmet Polat, kızım sana söylüyorum gelinim sen anla mantığıyla aslında burada kadınlara 8 Mart’ı nasıl görmeleri gerektiğini de söylüyor ve “Mücadele edin, mücadele günüdür. Bayram değil” diyor.

Yazarın, yazısında genel olarak bir bağlam ve konu bütünlüğü bulmakta zorlansam da, bu yazının konusu o değil. Mehmet Polat’a “8 Mart nedir?” başlıklı bir yazı yazıp kendilerini sıkıntıya sokmaktansa feminizmin ve feministlerin üretimlerinden yararlanmasını tavsiye ederim. ‘Sonuçta hayatımızı yönlendiren takvimler değil, yaşadığımız toplumun çelişkileriyse’ buna ihtiyacımız var. Ben de “Sel durmuyor, ben neden durayım?” diyerek cevap vermek gereği hissederek bu yazıyı yazdım.

*Yazının başlığı bu yılın uluslararası grev çağrısını yapan NiUnaMenos platformuna ait. “Sel durmuyor” başlığı, kadınların 2017’de de dinmeyen öfkesine, kitlesel mücadelesine ve eylemliliklerine vurgu yapıyor.