Selahattin Demirtaş’ın 142 yıl ile yargılandığı ana davada neler oluyor? #CanlıBlog

Selahattin Demirtaş’ın 142 yıl hapis cezası istemiyle yargılandığı ana davanın duruşması, Ankara Sincan Cezaevi Kampüsünde başladı. Demirtaş, Edirne Cezaevinden SEGBİS ile bağlandı. Duruşma bugün ve yarın olmak üzere iki gün sürecek.

HDP önceki dönem Eş Genel Başkanı, tutuklu Selahattin Demirtaş’ın savunmasından satırbaşları şöyle:

“Tutuklu yargılama, sadece siyasi davalarda esas haline gelmiş durumda”

Sayın Dengir Mir Mehmet Fırat, tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi. Allah’tan rahmet diliyorum. Ailesine baş sağlığı diliyorum. Mahkeme beni, hukuka aykırı bir şekilde tutuklu olarak yargılıyor. Tutuklu yargılama esas, tutuksuz yargılama istisnaymış gibi bir hava yaratılıyor. Tutuklu yargılama, sadece siyasi davalarda esas haline gelmiş durumda. Tecavüzcüler, hırsızlar, gaspçılar ve özellikle güvenlik personeliyle ilgili davalarda, yargı çok hassas.

“Güvenlik personeliyle ilgili davalarda, yargı çok hassas”

Daha bir kaç ay önce Diyarbakır’da bir parkta, Recep Hantaş isimli bir genç, bir güvenlik personeli tarafından hiç yere öldürüldü. O güvenlik personelinin çocuğu, babasının serbest bırakılması için CİMER’e bir mektup yazıyor. CİMER bu dilekçeyi, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderiyor. Başsavcılık, dilekçenin geldiği gün, tahliye talebinde bulunuyor. Mahkeme aynı gün, daha yargılanması başlanmamış olan güvenlik personelini tahliye ediyor. Ve Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, CİMER üzerinden aileye bilgi verilmesi için yazı yazıyor. Dolayısıyla Türkiye’de yargı, öyle sanıldığı gibi tutukluluğu esas olarak kabul etmiyor. Gerektiğinde, böyle işliyor işte.

Tabii ki benim ailem de partim de CİMER’e (Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi) başvurmadı, başvurmayacak. Ama mahkemeye CİMER üzerinden, hatta başka kanallar üzerinden, davamla ilgili perspektifler geliyordur. Ali Babacan ile ilgili soruşturma talebi konusunda, Bülent Arınç’ın TV’de yaptığı, savcılara yönelik adeta tehdit içeren açıklamadan bir gün sonra, soruşturmaya yer olmadığı kararı verildi. Gözlerimizi yaşartacak kadar adalet uygulanıyor Ankara Adliyesinde. Sanki ben bu şekilde tutuklu yargılanıyorum da, Türkiye’deki bütün dosyalarda tutuklu yargılama esas olarak kabul ediliyormuş gibi sanılmasın. Tutanağa geçmiş olayım.

“Karşımda mahkeme heyeti olunca yargılama yapılıyormuş gibi oluyor”

AİHM bir kararında, tutukluluğumun siyasi faaliyetlerimi engellediği, siyasi amaçlarla olduğunu tespit etmişti. 18 Eylül’de Strasbourg’da, AİHM Büyük Daire önünde bu dava tekrar görülecek. Bu mahkemedeki dosya, çok daha kapsamlı bir şekilde, biz ve Adalet Bakanlığı tarafından, karşılıklı olarak masaya yatırılacak. Orada ilk kez gerçek muhataplarım, Adalet Bakanlığı var. Burada siz (mahkeme heyeti) varsınız ve sanki yargılama yapılıyormuş gibi oluyor. Strasbourg’da, tam da olması gerektiği gibi, bir tarafta Adalet Bakanlığının yetkilileri, bir tarafta ben ve avukatlarım. Burada da olması gereken bu. Adalet Bakanlığından temsilciler, Külliye’den temsilciler savcılık makamına otursaydı gerçekçi bir görüntü oluşurdu.

“Beni TBMM’deki faaliyetlerimden alıkoydunuz”

Beni tutuklu yargılayarak, TBMM’deki faaliyetlerimden alıkoydunuz. Evimden kaçırıldığım 4 Kasım 2016’dan milletvekilliğimin seçimle bittiği 24 Haziran 2018 tarihine kadar TBMM Genel Kurulunda 205 birleşim, 1.197 oturum yapılmış. Bu zaman zarfında Genel Kurul 1.278 saat 34 dakika çalışmış. Milletvekilleri, tam 119.412 sayfa konuşmuş. Ben ise tek bir harf bile konuşamamışım. Aynı dönemde, TBMM başkanı seçilmiş. Bütçe kanunu ve 45 Meclis Araştırması görüşülmüş. Mahkemenin aldığı hukuksuz kararlar nedeniyle, milletin oyuyla göreve gelmiş bir parlamenter ve partimin eş genel başkanı olarak, bu faaliyetlere katılamadım.

“AKP’ye meydan okuduğum bir cümleyi üstünüze alınmışsınız”

Mahkeme demiş ki, “Sanık 19 Nisan 2016 tarihli Meclis grup toplantısı konuşmasında, ‘tek bir arkadaşım kendi ayağıyla ifade vermeye gitmeyecek’ demesi karşısında, adli kontrol hükümlerinin yetersiz kalacağı…” Bu yeni bir uygulama. AİHM’in çok sayıda kararında, tutukluluğun devamıyla ilgili “somut, ikna edici ve sanıkla doğrudan bağ kuran somut deliller olmadığı sürece tutuklu yargılanamaz” denildiği için, mahkeme yeni bir şey icat etti. O konuşmamda çağrımız AKP’yeydi. “Bu iş tereyağından kıl çeker gibi olmayacak.” Çünkü siz, dokunulmazlığımızı Anayasaya aykırı bir şekilde düzenlediniz, dokunulmazlığımız kalkmış sayılmaz. Bu nedenle biz ifade vermeye gitmeyeceğiz. Dolayısıyla yaptığınız şey, minareyi çalıp kılıfını hazırlamaktır. Ama tutmuyor. Üç buçuk yıl önce Meclis grup toplantısında söylediğim bir sözü, ilk defa olarak tutukluluğuma gerekçe yapmış olmak, usul hukukuyla açıklanamaz. Siyasi saiklerle açıklanabilir. AKP’ye meydan okuduğum bir cümleyi üstünüze alınmışsınız. Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi, üç buçuk yıl sonra böylesi bir konuşmayı neden üstüne alındı? Merak ediyorum.

“Temsil ettiğim iradenin onurunu savunurum ben”

“İfade vermeye gitmeyeceğiz” demişim. Kaçacağız mı demişim? “Bizi zorla getirirsiniz” demişim. Yani zorla getirme kararı alırsınız demişim. Siz ne yaptınız? Tutukladınız. Peki gitmeyen milletvekillerinin tamamı tutuklandı mı? Hayır. Seçmece yapıldı. Tabii ki niye tutuklanmadılar demiyorum. Tutuklanan milletvekilleri seçilirken de yine siyasi saiklerle hareket edildi. Diğer milletvekili arkadaşlarım kendi istekleriyle ifade vermeye gitti mi peki? Hayır, gitmediler. Kararımızın arkasında durdular ve haklarında zorla getirme kararı çıktı. “Bırakılırsam kaçarım. Bırakılırsam savunma yapmam” algısını neden yaratmak istiyorsunuz? Bu bana hakarettir, kabul etmiyorum. Mahkemeniz, AKP’ye meydan okuduğum bir konuşmayı kendi üstüne alınarak ya “biz de AKP’liyiz” demiştir ya da çarpıtmak istemiştir. Kabul etmiyorum. Tutukluluk kararı verecekseniz de böyle bir gerekçeyi yazmanızdan utanç duyacağımı belirtiyorum. Beni tahliye edip Yunanistan sınırının öbür tarafına bıraksanız ben kendim bu tarafa atlarım dedim. Çünkü burada konuşmam, hesap sormam gerekiyor. Bizi buraya attıranlardan hesap sormam gerekiyor. Siz duruşmadan vareste tutsanız beni, tahliye olmuşsam bile, her duruşmaya gelip burada çatır çatır, temsil ettiğim iradenin onurunu savunurum ben. Kabul etmiyorum. Hakaret olarak algılıyorum. [Tutukluluk gerekçesi olarak] Hiçbir şey yazmayabilirsiniz, umurumda değil ama kaçacağım şeklinde imalarda bulunarak tutukluluk gerekçesi yazmamalısınız. İstirham ediyorum. Yapmayın böyle.

2012 yılında Nusaybin’de yaptığı bir konuşma nedeniyle suçlandığı 29 no’lu fezlekeye ilişkin:

“Temel hedefimiz, Türkiye’yi barış sürecine evriltmekti”

Mahkeme benim konuşmamı suçu ve suçluyu övmek olarak değerlendiriyor ama, o günlerde olan biten şuydu; devlet yetkilileri Öcalan ile, Erdoğan’ın talimatı doğrultusunda İmralı’da görüşüyordu. Bu görüşmeler henüz kamuoyuna yansımamıştı. Bazı arkadaşlarımız da açlık grevi yaparak, Öcalan ile görüşmelerin alenileşmesini istiyordu. Açlık grevindeki milletvekillerimiz başta olmak üzere tüm açlık grevi eylemcileriyle bir bir görüştük. Arkadaşlarımız, “Bizler siyasetçiyiz. Bizi kumpaslarla tutukladılar. Şimdi kan gövdeyi götürüyor dışarıda. Evet siyaset yapmamıza izin vermiyorlar ama biz ölümleri duyuracağız, kararlıyız. Müzakere başlayana kadar da geri adım atmayacağız” diyorlardı. O dönemde parti genel merkezimiz, bu taleplerin Hükümet tarafından dikkate alınması için kamuoyu oluşturma kararı aldı. Aynı tarihlerde Hükümetle de görüştük. Temel hedefimiz, Türkiye’yi barış sürecine evriltmekti. O dönemde görüşme yaptığımız Sadullah Ergin de çaba sarf etti, hakkını teslim etmek lazım. Örneğin Sincan Cezaevinde açlık grevinde olan tutukluları bizzat ziyaret etti. Yine o dönemde, Öcalan’ın kendi el yazısıyla Erdoğan’a gönderdiği bir mektup vardı. Bu mektup kamuoyuna yansımamıştı. Mektupta yeni bir barış süreci başlatmak istediğini, çok kararlı olduğunu, meselenin artık çözülmesi gerektiğini anlatmıştı. Biz de zaman geçirilmeksizin, açlık grevlerinde herhangi bir ölüm olmadan, konunun neticelendirilmesini istiyorduk. Hükümet ise açlık grevleri devam ettikçe bunu yapmayacağını belirtiyordu. Hükümet açlık grevleri baskısıyla adım atmayacağını belirtiyor, açlık grevi eylemcileri ise Hükümet adım atmadan bırakmayacaklarını söylüyorlardı. Dolayısıyla bir sıkışıklık, bir tıkanıklık vardı. Bunun açmaya çalışıyorduk.

“Asıl ‘barış süreci olsun’ demeyi suç saymak şiddeti teşvik etmektir”

Konuşmamda şiddete çağrı yoktur. Tam tersine kimse ölmesin diye, müzakereler başlasın diye herkesi meydan meydan mitinglere çağırdık. Direniş dediğimiz budur, zaten her yerde de bu direnişten söz ettik. En küçük bir şiddet de yaşanmadı, böyle bir suçlama da yok zaten. İddialar savcının uydurmasıdır. Savcı Cemaatten soruşturma geçirmiş. Kendisi yönlendirenler, “olası bir çözüm sürecinin önüne nasıl geçebiliriz”i tartışmışlar ve kendisini böyle yönlendirmişler. Siyasetçinin önünü tıkamak, söz söylemeyi suç saymak, “Sn Öcalan” demeyi terör propagandası saymak; barış süreci olsun, müzakere olsun demeyi terör propagandası saymak. Bunları yapmak şiddeti teşvik etmektir asıl.

“Neden Selahattin Demirtaş?”

O gün 100 bin kişilik miting yapılmış. Benden başka en az 10 kişi konuşmuş. Ben de konuşmuşum. Aşağı yukarı aynı şeyleri ifade etmişiz. Konuşmacılar Sn Öcalan demiş, müzakere olsun demiş ama bir tek bana fezleke hazırlanmış. İlginç değil mi? Ben partime eş genel başkan olduğumdan bu yana, kesintisiz bir şekilde birileri beni, yargı eliyle durdurabilmek için azami çaba sarf etti. Neden Selahattin Demirtaş? Neden sadece Selahattin Demirtaş ile ilgili Emniyet rapor tuttu ve savcının önüne koydu? Halkımız nedenini biliyor. Kamuoyu nedenini biliyor. Hiç şüphem yok ki beni yargılayan üç hakim de en az benim kadar iyi biliyor.

“Bu fezkeleler, savaş devam etsin diye yapılanlardır”

Ola ki Kürt sorununun barışçıl çözümünde Demirtaş, Kışanak, Yüksekağ siyasi inisiyatif alıp da şiddeti sonlandıracak girişimlerde bulunmasınlar, bunu akıllarına bile getirmesinler diye yapılmış baskılardır. Bunlar bizi korkutma amaçlı olmanın ötesinde -korkmayacağımızı biliyorlardı- “siz silah bırakılsın diyorsunuz, müzakere olsun diyorsunuz ama biz sizi konuşturmayız, haberiniz olsun” diyorlardı. Bunu bizi demiş olmuyor, PKK’ye vermiş oluyorlardı. Subliminal mesaj. “Ey PKK yöneticileri, bak biz sivil siyasetçiye bile siyaset yaptırmıyoruz, siz niye silahları bırakmayı düşünüyorsunuz ki” demiş oluyorlardı. Peki ben bunları uyduruyor muyum? Hayır. Bu konuşmayı yaptıktan bir kaç ay sonra, İmralı çözüm süreci başladığında ben de bir kaç defa Kandil’e gittim. Silah bırakılması tartışmalarında bizzat bulundum. İkna etmek için saatlerce konuştuğum günler oldu. Bana şunu söylüyorlardı: İyi de, gece gündüz soruşturmaya tabi tutuluyorsunuz. Siz bize silah bırakın sivil siyaset yapılsın diyorsunuz da siz bile yapamıyorsunuz, biz nasıl yapacağız? Onlara şunu söyledim; siyaset zordur, biz bu zorlukları göze aldık. Silahları bırakmanızı istiyoruz. Bu fezkeleler, savaş devam etsin diye yapılanlardır. Mahkeme heyeti, şu anda yürüttüğü yargısal faaliyetin, barış sürecinin hesaplaşması olduğunu bilerek yargılamayı sürdürmelidir. Barış süreci başarılı olsaydı o günden bugüne yaşanan hiçbir acı yaşanmayacaktı. Binlerce insanın canı kurtulurdu. Siyasetçinin işi, canların feda edilmesini izlemek değildir. Durdurmaktır, çözmektir. Biz bunu yapmaya çalıştık.

“İnsanların kanı, canı üzerinden siyaset yapılmaz”

Sırrı Süreyya Önder, hapiste. İdris Baluken, duruşma salonunun biraz ilerisinde, hapiste. Hakeza Pervin Buldan. Yüz yüze anlatmaya çalıştık. Hükümetin bilgisi ve çıkmış olan bir yasanın sağladığı güvenceyle bu görüşmeleri mi yapmak doğru yoksa pençe harekatı yapmak mı? Kimse ölmeden sonuç alınacaksa sorunu konuşarak, müzakere ederek çözmek daha erdemli bir tutum değil mi? Siyasetçiler güvenlik personelinin, askerin, polisin kanı canı üzerinden siyaset yapamaz. Kürt siyasetçiler de Kürt gençlerinin kanı canı üzerinden siyaset yapamaz. Yapan alçaktır. Haysiyetsizdir. Biz onurumuzla çözmeye çalıştık. Yedi yıl sonra şimdi, savcı ve mahkeme bana soruyor, “Sen bunu yaparken niye Sayın Öcalan dedin? Dolayısıyla terör propagandası yaptın. Öcalan’a neden sayın dedin?” Başka da bir şey yok.

Bu fezlekede suçlandığım konuşmaya benzer içerikte bir konuşmayı 9 Ekim 2012 tarihinde Meclis grup toplantısında yaptım. 14 Şubat 2012 tarihinde yaptım. Orada da “Sayın Öcalan ile görüşülmeli” dedim. Benzeri, 7 adet Meclis grup toplantısı konuşmam var. Bizler siyasetçiyiz. Siyaset söz üzerinedir. Söz söylerken, hitap şeklinden yola çıkarak terör propagandası yaptığımız şeklindeki iddialar yanlıştır. Ben de partim de hep barış için çalıştık. Bundan sonra da aynı düşünceleri kararlı bir şekilde savunacağımdan kimsenin şüphesi olmasın.

“Ne Cumhur ne Millet ittifakındanız, demokrasinin yanındayız”

Ben Öcalan’ın devreye girmesi gerektiğini halen düşünüyorum. Bu sorun silahsız, şiddetsiz bir şekilde çözülmelidir. Cumhurbaşkanı Erdoğan geçtiğimiz gün, “Bize bir adım atana biz on adım atarız” dedi. Neyle ve kimle ilgili söylemiş olursa olsun. Kendisi demokratikleşme konusunda bir adım atarsa biz de kendisine on adım atarız. CHP, İyi Parti, MHP başta olmak üzere Parlamento dışındaki partiler de dahil, demokratikleşme ve barış konusunda inisiyatif üstlenirlerse biz onlara da on adım atarız. Ben HDP adına söz söyleme yetkisine sahip değilim ama partimin de böyle düşüneceğinden kuşku duymuyorum. Yerel seçimler bitmiştir. Türkiye demokratikleşmeye, yeni anayasaya ve barışa odaklanmalıdır. HDP de ben de seçmenlerimiz de, kim ki demokrasiden yana tutum alırsa onun yanında yer alma konusunda kararlı olacağız. Bütün partileri de dikkatle izlemeye devam edeceğiz. Biz ne Cumhur İttifakının ne de Millet İttifakının parçası değiliz. Demokrasinin yanındayız. Kim ki demokrasi konusunda samimi, ciddi, somut, hızlı adımlar atar ve yanında durursa biz seçmenlerimizle birlikte, o anlayışın gelişmesi için oraya doğru on adım atarız.

“Bu ülkeye barış getirenlerin heykelini dikeceğiz demek istemiştim, heykel meraklısı değilim”

30 no’lu fezlekenin düzenlenme tarihi de ilginçtir. Konuşmayı yaptığım tarihte değil, dokunulmazlıklarımızın kaldırılmasının Meclis gündemine taşındığı günlerde düzenlenmiştir. Görünen o ki savcı, siyasi gelişmeler neyi gerektiriyorsa ona göre hareket etmiş. Dört yıl sonra, dokunulmazlıklar tartışılırken birden bire bu konuşma [heykelini dikeceğiz] akıllarına gelmiş, arşivden çıkarmışlar. Benim, “Öcalan’ın heykelini dikeceğiz” sözlerini söylediğim dönemdeki siyasi atmosferi hatırlamak lazım. İdris Naim Şahin İçişleri Bakanıydı. Sonradan, Cemaatçi olduğu gerekçesiyle görevden alındı. Benim o sözleri söylediğim miting başlamadan önce, bir grup gencin elindeki Öcalan posterleri bahane edilerek, bütün kitleye copla, panzerle müdahale edildi. İnsanlara gaz sıkıldı, miting yapılamasın diye. Şöyle bir görüntü çıksın istediler; “Hükümet tam da Öcalan’ı ciddiye almak üzereyken, biz Öcalan posteri taşıyanlara sert müdahale edelim, Öcalan taraftarları buna büyük tepki göstersin.” Çünkü bu, Erdoğan’a mal olacak, başbakan o. “Cezaevlerinde açlık grevi yapanlar, Öcalan posterine karşı, gençlere yapılan sert müdahalelere tepki göstersinler açık grevlerini bitirmesinler.” Tam da bu amaçla yapılmış bir müdahaleydi. Bunu 15 Temmuz’dan sonra anladı Türkiye de, biz onları o günden biliyorduk.

Ben de bunun üzerine, işin doğrusu biraz da duygusal bir tepkiyle, “Biz daha Başkan Apo’nun heykelini dikeceğiz” diyerek, o kesimlere bir mesaj vermek istedim. Bu ülkeye barış gelecek -aslında o anda içimden geçen ve cümleye dökmediğim kısım buydu, keşke o cümleyi de kursaydım orada- ve bu ülkeye barış getirenlerin heykelini dikeceğiz demek istemiştim. Yoksa gerçekten heykel meraklısı değilim. İnsanların tabulaştırılmasından, tartışılmaz hale getirilmesinden, heykellerinin dikilmesinden de hazzetmeyen biriyim. Bu Öcalan için de geçerlidir, başkaları için de. Halk arasında bir deyim vardır, “heykeli dikilecek insan” diye. Ankara’da bir bakan ile yaptığımız bir görüşmeden aklımda kalmıştı. Öyle görünüyor ki bu defa iş ciddi ve barış sağlanacak, bunu yapanların da heykeli dikilecek bu ülkeye. Hiçbir tereddüdüm yok, kesinlikle suç değil. Fakat bir siyasetçi olarak, yanlış anlaşılmaktan, kendi cümlemi kurarken yaptığım bir eksiklikten dolayı, üzüntü duydum.

Seçimlerde videolarımı kullandılar da, gidip Öcalan’dan mektup aldılar. Getirip canlı yayınlarda okuttular. Bugünkü siyasi atmosferi gözettiğimde, savcı acaba suçlamayı değiştirip, “Öcalan’ın heykelini dikme sözü verdi, dikmedi. Dolayısıyla görevi ihmalden yargılanması gerekir” mi diyecek, merak ediyorum. İnsanlar sözlerimi eleştirebilirler. Öcalan’ın barış girişimleri sonuç almış olsaydı -mecazi anlamda ifade ediyorum- buna katkı sunan Erdoğan, bakanlar, bizler, Öcalan heykeli dikecek insanlar olarak tarihe yazılacaktık.

Yargı üzerinde baskıyla oluşturulmuş fezlekelerden biri de 10 no’lu fezlekedir. Çözüm süreci yasası kapsamında, Kandil’e gittiğimizde çekilmiş bir fotoğraftır. Çekildiğinde, yargıda suç olarak tartışılmamıştı. İmralı’da da fotoğraf çekilmişti, Öcalan ile. Kandil’de de KCK yetkilileriyle çekilmiştir. Kamuoyuna bu görüşmelerin ciddiyetini göstermek amacıyla, Hükümet ile koordineli bir şekilde yansıtılmıştır. Fotoğraf çekilmesi siyasi olarak eleştirilebilir. Ama suç oluşturmaz. Kriminal bir tartışma konusu yapılamaz, yargılama yapılamaz. Yapılması gereken takipsizlik kararı vermekti, buraya kadar gelmemeliydi.

Duruşmanın ikinci günü : “Salla gitsin, ya tutarsa yöntemi izlemiş savcılar.”

25 no’lu fezlekede isnat edilen suçun tarihi 28 Eylül 2013. Fezlekenin düzenlenme tarihi ise 24 Şubat 2016. Fezlekenin hazırlanması için iki buçuk yıl beklenmesi bile, siyasi saiklerle olduğunun göstergesidir. Bu fezleke de dahil olmak üzere hiçbir fezlekede, suçun somutlaştırılması yapılmamış. Örneğin “terör örgütü propagandası”nı hangi cümlelerle yaptığım belirtilmemiş. Salla gitsin, ya tutarsa yöntemi izlemiş savcılar. Dolayısıyla fezlekeden okuyacağım ama tahmin yürüteceğiz. Galiba mahkemenin de yaptığı budur. Hangi sözlerim hangi suçlamayla illişkilendirmiş diye tahmin yürüteceğiz. (Demirtaş bir fezlekedeki konuşmasını okuduktan sonra) Savcı Kürt ve Kürdistan kelimelerinin tamamını, ilk harfleri küçük olarak yazmış. Savcının son derece ön yargılı ve politik bir tutum içinde olduğu çok iyi anlaşılıyor. Konuşmamın bir yerinde diyorum ya, “Kürt ya da Kürdistan dediğimizde birilerinin tüyleri diken diken oluyor” işte bu savcı da tüyleri diken diken olanlardan. Küçümsemek istemiş. Daha önceki bazı fezlekelerde de vardı, belirtmiştim. Genelde çok takılmam usuli şeylere ama burada özle, esasla ilgili bir şey var, [“kürt” ve “kürdistan” şeklinde yazarak] hakaret etmek istiyor. Ben o savcıya da, mahkeme heyetine de, bütün yargı mensuplarına da şunu söylemek istiyorum. Ben bir Kürt’üm. Siz bana Kürt değilsin demediğiniz sürece de Kürtlüğümü hatırlamıyorum işin doğrusu. İnsanlığımı hatırlıyorum daha çok. Ama siz bana böyle yaptığınız müddetçe, sadece baş harfini değil, bütün harfleri büyük olarak okuyorum ki, ben Kürt’üm ve benim vatanım Kürdistan’dır. Kürdistan’ın da sadece baş harfini değil, bütün harflerini büyük olarak tutanağa geçirtiyorum. Dolayısıyla Kürdistan demenin, devleti eleştirmenin, Hükümetin politikalarını eleştirmenin, çözüm önerileri sunmanın kendisi terör örgütü propagandasıysa bence PKK propagandasını savcı yapmış. Çünkü konuşmamda şiddet adına hiçbir şey yok.

“İbrahim Kaypakkaya’nın işkence tezgahında katledilmesini eleştirmek suçsa işkenceyi savunuyorsunuz demektir. Konuşmamın kelimesi kelimesine arkasındayım. Cümlesi cümlesine arkasındayım.”

Konuşmamın neresinde terör örgütünün propagandasını yapmışım, belirtmesi lazım. Yok. Tahmin yürüteceğiz. Kürt ve Kürdistan dediğim için herhalde. Konuşmamın neresinde suçu ve suçluyu övmüş olabilirim? Seyit Rıza, Şeyh Said, Mazlum Doğan, İbrahim Kaypakkaya, Deniz Gezmiş dediğim için. Şeyh Said ve Seyit Rıza, Cumhuriyetin ilk yıllarında, kanuna aykırı bir şekilde, evrensel hukuk ilkelerine aykırı bir şekilde, ahlaka ve vicdana aykırı bir şekilde idam edildiler. Deniz Gezmiş ve arkadaşları, Menderes ve arkadaşlarının idam edilmelerinin intikamını almak üzere, hukuka aykırı bir şekilde idam edildiler. İbrahim Kaypakkaya Diyarbakır Cezaevinde, daha 24 yaşındayken ağır işkencelerle katledildi. Mazlum Doğan, 12 Eylül Diyarbakır işkencehanesinde ağır işkenceler maruz kaldı ve yaşamına son verdi. Bunların her biri, siyasi kimliğinden bağımsız bir şekilde, hepsi de hukuksuzluğun ve zulmün mağdurudurlar. Ben bu kişilerin hangi suçunu, hangi faaliyetini övmüşüm? Evet, Mazlum Doğan’ın işkenceye karşı direnişini övmüşüm. O zaman savcı işkenceyi savunmuş oluyor? Savcı, Kenan Evren darbe yönetiminin ve o dönem Diyarbakır Cezaevi komutanı Esat Oktay Yıldırın’ın savunusu yapmış oluyor. Ben Mazlum Doğan’ın işkenceye karşı duruşunu savunuyorsam ve savcı da bunu suç olarak görüyorsa savcı darbecilerin fiilini savunmuş oluyor. Sizin [mahkeme heyeti] normalde, bu savcı hakkında suç duyurusunda bulunmuş olmanız lazım. Ben burada suçu ve suçluyu övmüyorum. İşkence suçunu övmüş oluyor savcı. İşkenceyi korumuş oluyor. İbrahim Kaykakkaya’nın işkence tezgahında katledilmesini eleştirmek suçsa işkenceyi savunuyorsunuz demektir. Konuşmamın kelimesi kelimesine arkasındayım. Cümlesi cümlesine arkasındayım. Ben bu ülkede halen Kürt ve Kürdistan demenin terör propagandası sayılmasını hakaret olarak görüyorum. Kabul etmiyorum. Mahkeme bunu düzeltmek zorundadır. Mahkeme bana 100 yıl ceza versin, umurumda değil. Ama Kürdistan ve Kürt kelimelerini kullanarak tek bir cümle [hüküm] kurarsanız mahkemeniz hakkında suç duyurusunda bulunurum. Ben sizin etnik kimliğinize, inancınıza hakaret ediyor muyum? Edemem. Saygısızlık olur.

“Kürdistan, kadim bir coğrafyanın ismidir. Elazığ savcısı istedi diye ben bundan vaz mı geçeceğim? Kusura bakmasınlar. Ben Kürt’üm. Bin yıl da cezaevinde kalsam Kürt’üm.”

Evet, Kürdistan vardır. Daha önce de söyledim; Binali Yıldırım söylediği için değil, Erdoğan söylediği için değil, Sultan Sencer yazdığı için değil, Abdülmecid Kürdistan madalyonu bastığı için değil, Mir Bedirhan Kürdistan beyi olduğu için değil, tarihi olarak, coğrafi olarak, bir realite olduğu için vardır. Siz de savcılarınız da, yüz milyon tane hüküm kursanız da Kürdistan vardır. Bir coğrafyadır. Benim de anavatanımdır. Önemli bir kısmı da Türkiye Cumhuriyeti Devletinin sınırları dahilindedir. Türk Tarih Kurumu ve Türk tarih tezi, Güneş Dil Teorisi üzerine Kürt ve Kürdistan inkar edildi diye, kendine profesör diyen şaklabanlar bunun kitabını yazdı diye, “dünyadaki bütün diller Türkçeden türedi” yazdı diye biz bunu kabul etmek zorunda değiliz. Rumeli diyebileceksin, Kürdistan diyemeyeceksin. Var mı böyle bir şey? Konuşmamda da belirtmişim, biz Kürdistan’ı ayrı bir devlet olarak ifade etmek istesek bundan korkmayız. Çıkar söyleriz. Kürdistan bir coğrafyadır. Siyasi sınırları yoktur, sosyolojik sınırları vardır. Kürdistan, kadim bir coğrafyanın ismidir. Elazığ savcısı istedi diye ben bundan vaz mı geçeceğim? Kusura bakmasınlar. Ben Kürt’üm. Bin yıl da cezaevinde kalsam Kürt’üm. Kürt milliyetçisi değilim. Milliyetçi değilim, milliyetçi çizgiyi doğru bulmam. Ama benim Kürtlüğümle alay edildiğinde, kusura bakmayın tepemin tası atıyor. Kürdistan kelimesini kullandım diye beni terör propagandasıyla suçlayanları gördükçe benim de tepemin tası atıyor. Empati yapın. Etnik kimliğiniz, inancınız, mezhebinizle alay edildiğinde, yok sayıldığında ne hissedersiniz? İnsanın onuruyla ilgili bir mevzudur bu.

“Şu anda Türkiye’yi yönetenler zaten en büyük suçu işliyorlar. Anayasa askıya alınmış durumda. Anayasasızlık şu anda fiili durumdur.”

Demokratik özerklik, biricik çözüm yoludur. Tek adamlık, diktatörlük Türkiye’ye anayasaya referandumla zorla kabul ettiriliyor da Selahattin Demirtaş bir mitingde demokratik özerkliği mi savunamayacak? Bu mu suç olacak? Şu anda Türkiye’yi yönetenler zaten en büyük suçu işliyorlar. Anayasa askıya alınmış durumda. Anayasasızlık şu anda fiili durumdur. 138. madde her gün katlediliyor. Yargıya bangır bangır talimat veriliyor. On binlerce insan yasa dışı bir şekilde, yürütmenin talimatıyla işten atılıyor, yargı üstünde baskı kurularak haklarını iadesi engelleniyor. Binlerce akademisyen, savaş istemiyorum dediği için akademiden atılıyor ve yargı onlara patır patır ceza yağdırıyor. Daha binlerce örnek sayabilirim. “Bunların yaptığı suç değil, Selahattin Demirtaş 2013 yılında Karakoçan’da Kürt demiş, Kürdistan demiş, bu suçtur. Bunu yakalayacağız, hücreye atacağız.” Bu mudur? Bu mudur adalet anlayışı?

“27 No’lu fezlekedeki iki CD’nin birinde benim olmadığım, diğerinde ise CD’nin bozuk olduğu yazılmış. Bu durumda savcı, bu fezlekeyi neye dayanarak hazırladı?”

(Verilen aranın ardından duruşma devam ediyor.)

27 no’lu fezlekedeki suçlama konusu konuşmanın tarihi 20 Mart 2014. Fezleke, konuşmadan 22 ay sonra, yani neredeyse 2 yıl sonra hazırlanmış. Siyasi iklim değişmiş, fezleke hazırlama ihtiyacı duyulmuş. Fezlekedeki iki CD’nin birinde benim olmadığım, diğerinde ise CD’nin bozuk olduğu yazılmış. Bu durumda savcı, bu fezlekeyi neye dayanarak hazırladı? Bu fezlekenin savunmasının, burada yazılı olan cümlelerim üzerinden yapılmasını doğru bulmuyorum. Yeniden savcılığa veya emniyet müdürlüğüne yazı yazılsın ve şu sorulsun; madem bu kullandığım cümleler fezlekeye geçmiş, bunu bir yerden duymuş olmanız lazım. Ve deliller arasında da ses çözüm tutanağından söz ediyorsunuz. Neden ses çözüm tutanakları dosyaya sunulmuyor? Konuşmam bir bütün olarak geldikten sonra savunmamı yaparım. Fezkeledeki haliyle konuşmayı kabul etmiyorum. Kopyala yapıştır yöntemiyle, bir baştan bir sonran alma yöntemiyle konuşma metni olmaz. Zaten konuşma da değil bu.

Mukaddes Çelik üzerinde yakalandığı iddia edilen hafıza kartına ilişkin karar, Yargıtay tarafından bozuldu. Yargıtay şunu tespit etmiş; hafıza kartında sonradan oynama yapıldığını tespit etmiş. Ve, neden bunu incelemeden hüküm kurmuşsun diye mahkemenin kararını bozmuş. Dikkatinizi çekiyorum, benim aleyhime olduğu iddiasıyla bu dosyaya konulan delil neydi peki? İsmimin hiçbir yerde geçmediği, örgütsel bir değerlendirme olduğu iddia edilen bu delil. Peki neden sunuldu bu delil? Çünkü bir kaç yerinde “eşbaşkanlar” ifadesi geçiyor. Avukatlarım araştırdı, benim dışımdaki hiçbir eşbaşkanın dosyasına da gönderilememiş bu sözüm ona delil. Siz bunu son bir yıldır, tutukluluk halinin gerekçesi için önemli bir delil olarak, münhasıran ara kararınıza yazıyorsunuz. Benim dışımda hiçbir eşbaşkanın dosyasına delil olarak sunulmayan, ben tutuklandıktan da iki yıl sonra mahkemenize sunulan bu belgenin sahte olduğu da Yargıtaya tarafından tespit edildi.

“500 küsür sayfalık iddianamede bir tane elle tutulur delil yok.”

Peki, Muş Ağır Ceza Mahkemesine yazı yazıyorsunuz da, neden bu Yargıtay ilamını göndermiyor? Çünkü hiçbir yargı mensubu, Selahattin Demirtaş dosyası için tek bir adil, doğru, düzgün bilgi vermeyi göze alamıyor. Ya korkudan ya da artı niyetli olarak. Suç işliyorlar. Peki, söz konusu belgenin üzerinden çıktığı iddia edilen Mukaddes Çelik’e sorguda, soruşturmada, yargılama esnasında benimle ilgili bir soru sorulmuş mu? Hayır. Çünkü Selahattin Demirtaş o dosyada yok. Bu nedenle de benimle ilgili bir soru sormamışlar. Sormamışlar, çünkü o dava benimle alakalı değil. Bu delil budur. Bunu ciddiye alıp tutukluluğumun gerekçesi yaptınız. Bir başka delil, Bingöl’de bir araçta yakalandığı iddia edilen bir delil. Ben tutuklandıktan 3 ay sonra ede edilmiş ama iki yıl sonra dosyaya sunuldu. Ne hikmetse iki yıl sonra (bakın operasyonu yapan, soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Başsavcılığı da değil) Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı dosyama bir belge gönderiyor. Belge okunmuyor. UYAP’ta belge şöyle görünüyor, bakın. UYAP çıktısı bu. Bingöl’de yakalandığı iddia edilen ama neden Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının dosyaya delil olarak sunduğunu anlayamadığım o belgeyi, henüz tam olarak okuyabilmiş değilim. Okuyabildiğim kısmıyla, belge gerçekse bile, Hatip Dicle ve Demirtaş, bu özyönetim konusunda bizden farklı düşünüyor, dolayısıyla onların çağrıları halkı olumsuz etkiliyor yazıyor. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı bunu lehte bir delil olarak göndermişse şaşırayım, gözlerim yaşarsın. Ama zannediyorum, kendisi de belgeyi okumamış. İçinde Selahattin Demirtaş geçen, eşbaşkan geçen ne kadar bilgi belge varsa dosyama gönderilsin diye Adalet Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığının ortak gizli talimatları nedeniyle bu belgeler gelip bu dosyaya giriyor. Bunu ben de biliyorum, siz de çok iyi biliyorsunuz. Selahattin Demirtaş ile ilgili en küçük bir delil bulursanız Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesine gönderin.” Niye? Çünkü 19. Ağır Ceza Mahkemesindeki 500 küsur sayfalık iddianamede bir tane elle tutulur delil yok.Yarın bu mahkeme bana ceza verecek. Mecbur verecek. Bu kadar tutukluluktan sonra beraat mi verecek? Tabii ki ceza verecek. Bari bu üç kişilik heyetin eline delil verelim diye, üç yıldır panikle çalışıyorlar. Arşivler taranıyor. Bu iki delil de budur.

“Alay mı ediyorsunuz? Biz onurumuzla burada yargılanıyoruz.”

Ben sizi temin edeyim, sıfır delille karar verseniz sıfır delille en yüksek cezayı da verseniz bugünkü siyasi atmosferde istinaf mahkemesi ve Yargıtay kesinlikle onaylayacaktır, rahat olun. Deseniz ki, cezalandırılmasına yeterli delil bulunamamıştır ama Selahattin Demirtaş’ın cezalandırılmasına karar verdik, yine de kararınızı onaylayacaklar bugünkü siyasi ortamda. Tekrar ediyorum, bugünkü siyasi ortamda. Yarınki siyasi ortam ne olacak bilinmez. Bugünün “vatan haini, teröristi” yarının kahramanı olabilir. Ya da bugünün “kahramanı”, yarının “vatan haini”. Bunlar hep, siyasi konjonktüre göre değişir. Mahkemeniz delil telaşına düşmesin. Gönül ister ki objektif karar verebilseniz. Peki bunu neye dayanarak söylüyorum? Böyle bir dosyada, aslında objektif bir hukukçu beraat kararı verebilirdi. Üç yılı buldu, üç yıl. Ve savcı oradan, üç cümleyle… Dalga mı geçiyorsunuz benimle! Ben 12 yıl milletvekilliği yaptım. İki defa Cumhurbaşkanı adayı oldum. Benimle ilgili mütalaa kuracaksanız hukukun ve bu davanın ciddiyete yakışır mütalaa kuracaksınız. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı dosyayı alacak önüne, satır satır inceleyecek, varsa hukuki bir mütalaası savcıya verecek ki biz de cevap verelim. Genç savcı arkadaşımı tenzih ediyorum, dosyayla alakası yok. Onu da oraya oturtmuşlar, ne demesi gerekiyorsa onu söylüyor. Bir eş genel başkanı üç yıl içeride tutacaksın, “katalog suç, alt sınır, üst sınır, tutukluğunun devamına”… Sen çocuk mahkemesinde bunu yapamazsın ya! Alay mı ediyorsunuz? Onurumuzla mı oynamaya çalışıyorsunuz? Zinhar reddediyorum. Biz onurumuzla burada yargılanıyoruz. Bu ciddiyetsiz mütalaayı ve yargılamaya ciddiyetsiz yaklaşımı reddiyorum. Mütalaayı Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına aynı şekilde iade ediyorum. Alsın okusun.

“Selahattin Demirtaş sizden tahliye talep etmeyecek”

Daha dün, veterinerlik fakültesinde asistanına tecavüzle suçlanan bir profesör hakkında, 37 yıl hapis cezası talebiyle duruşma tarihi belirlendi. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı duysun, bu profesör mağdur olmasın diye, tensip bile bekenmeden tahliye edildi. YÖK, derhal emekliliğini kabul etti. Emeklilik hakkını aldıktan sonra meslekten ihraç edildi, emekliliği yanmasın diye. İnsanın kanı donuyor. Bu nasıl bir anlayıştır? Ortada bir tecavüz iddiası var. Nasıl bir telaşla bunu cezaevinden çıkarıp emekli edip kurtardınız. Tecavüzle suçlanan profesör tutuksuz yargılansın. Onun tutuksuz yargılandığı bir yerde, tutuksuz yargılanmayı talep etmeyi onursuzluk kabul ederim. Haysiyetsizlik kabul ederim. Siz tecavüzcüleri serbest bırakın. Selahattin Demirtaş ile ilgili mütalaa verirken sakın ola ki tahliye talep etmeyin. Gidin bu taciz, tecavüz, mafya, katil, ne kadar it sürüsü varsa onların tahliyesini talep edin. Selahattin Demirtaş sizden tahliye talep etmeyecek! Kulaklarınız bunu duymayacak.

Mersin’de bir AKP belediye meclis üyesi iki çocuğa çarpıp onları öldürdü. Hızla yargılandı, dört buçuk yıl ceza aldı. Dün istinaf mahkemesinde dosyası duruşmalı görüldü. Kurnazlığa bakın, istinaf mahkemesi cezayı 5 yıl 1 aya çıkardı, tahliye etti. Neden? Dosya Yargıtaya gitsin diye. Çünkü onasa tahliye edemeyecek. Siz gidin, onları tahliye edin. Selahattin Demirtaş, “sizden tahliye talep ediyorum” cümlesini kurarsa şerefsizdir! Dosyamın son gününe kadar, tutuklu da olsam tutuksuz da olsam geleceğim, sanık kürsüsünde, temsil ettiğim iradenin onurunu koruyacağım. Gerisi sizin bileceğiniz iştir. Adalet şu saatten itibaren, tahliye kararı vermeniz halinde bile katledilmiştir. Bunu bilin. Dışarıda tecavüzcüler, talancılar, soyguncular yargılanıp dolaşırken, ben hücrede kendimi daha onurlu, daha haysiyetli hissediyorum. Söyleyeceklerim budur.

Mahkeme Demirtaş’ın tutukluluğunun devamına karar verdi. Bir sonraki duruşma tarihi 2-3 Eylül 2019 olarak belirlendi.