Sesimiz düşerken – Akın Olgun

Birkaç adımlık mesafede belki her şey. Belirtilerin arkasında uzun bir kuyruk, salınıyor sözlerimiz, cümlelerimiz bir sağa, bir sola.

Ellerinde sopa, ellerinde tüfek, ellerinde tank, topla hizacılar var etrafımızda. Sopa ile öldürülecekler, tüfekle öldürülecekler ve tankla, topla öldürülecekler diye ayırmışlar her birimizi.

Duvarların önünde kurşuna dizilenler, duvarların üstünde kurşun delikleri, duvarların önünde üst üste yığılı insanların son nefesleri.

İktidarın infaz mangalarının göz, gez, arpacık hedef alt orta noktasına nişan aldığı yerde yan yana dizilmiş göğüs kafesleri ve sen, ben, biz, hepimiz soluklanıyoruz son anları.

En önce başını kaldıranlar, en önce gözlerini korkunun gözlerine dikenler, en önce göğüs kafesine doldurup havayı, hakikati yalanın suratına okuyanları düşürüyorlar.

Hepimizin arasından aldılar onları, “BİZ “ olamadığımız için kırdılar kapısını birisinin ve diğerlerinin..

“BİZ” olmadığımız için yaktılar evleri, kitapları, aydınları, kadınları, çocukları. “BİZ” olmadığımız için sattılar körpe çocukları, ezdiler ufacık bedenleri. Karanlık bir köşeye sürüklenen her kadına bir başkası eklendi, sonra bir başkası ve tanık olmamak için kalmıyoruz artık akşam saatlerine.

Terk ettiğimiz hiçbir yere asla dönemeyeceğiz bir daha. Etrafından dolaştığımız anılarımız, hikâyelerimiz, hatıralarımız asla unutmayacak terk edişlerimizi.

Hiçbir avutma, hiçbir teselli bastıramayacak gerçeğimizi. Savunamadıklarımızı bir başkası savunurken ölecek yine, çekilecek işkence tezgâhına veyahut kapatılacak kör bir hücreye ve suskunluğumuz “işbirlikçi” olarak yazılacak kişisel tarihimize.

Azaltıldı hayat. Azaldıkça kısaldı yaşamlar, kısaldıkça umutlar terk edildi. Terk edildikçe koptuk birbirimize sarılmaktan, el ele tutuşmaktan, öpüşmekten, paylaşmaktan, bedenlerimiz birbirinden ayrı düştü. Şimdi dokunmadan yaşıyoruz birbirimizi. Şimdi sarılmadan, el ele tutuşmadan hızlı adımlarla koşuyoruz sığınaklarımıza. Bütün kaybedenler gibi saklanıyoruz kendimizden, vicdanımızdan.

El ayak çekildi gündüzden, akşamdan, geceden ve terkedilen her sokak, her cadde, her mahalle, her kasaba, her şehir sıkı sıkı kapattı pencerelerinin perdelerini. Dışarıda her çığlık sahipsiz kaldıkça güçlendi kötülük ve şimdi felaketler sızıyor kapıların, pencerelerin arasından. Yokluyor içimizin tedirginliğini, yokluyor canımızı. Ayakuçlarına basarak yürümelerimiz nafile, hiçbir sessizlik saklayamaz kendisini.

Gerçek ile gerçekliğimiz arasına sıkışmış o öfkenin çıkmaz sokağı çaresizlik kabulünde yakıyor bedenini, uzatıyor boynunu bir ipe, atıyor kendini seçtiği intiharlara.

Yaşamak için kötü olmak gerektiğini bağıran sesler,

“Kazanmak için önce onurunuzu satın” diyen o yırtık lümpenlik kazandıkça örüyor ağını, kazandıkça büyütüyor alanını. Bu güç, bu riyakârlık sarhoşluğuna aklını, vicdanını, düşüncesini pay edenler en önce kuşanıyorlar iktidarı.

Birkaç adımlık mesafede her şey.

Kötülüğün çağrıcıları infazımız için ne varsa kuşanıyorlar. Hakkımızda mubah kıldıkları her yöntemle çeviriyorlar etrafımızı. Biliyorduk olacakları, biliyor ve bekliyorduk. Beklentilerle tükettiğimiz zaman, siyaset ne varsa çevirdi namlusunu kafamıza, yüreğimize ve şimdi bütün itirazlarımız çoğunluğun elinde kıyım ediliyor. Güce vurgun, güce mecbur bırakılmış olanlar kanıtlamak için itaatlerini, linç edecekleri itirazları, sesi, cümleyi ve asıl olarak bedeni arıyorlar.

Kaybettiğimiz sesimizi bulamadıkça, çoğaltamadıkça itirazı küçük, büyük demeden sokak sokak yan yana gelemezse bedenlerimiz işte o gün dağılıp gideceğiz.

Kaybettirdikleri sesimizi ve dağılan parçalarımızı yeniden birleştirecek bağları bulamazsak, yıkılacak duvar üstümüze.

Şimdi yaşamı hatırlama zamanı…