Türkiye’de uzun yıllardır ekoloji mücadelesinde, “Sudan Sebepler” (İletişim Yayınları) ve “Ekoloji Almanağı” (Yeni İnsan Yayınları) kitaplarının editörlerinden; aynı zamanda Cerattepe Direnişi başta olmak üzere birçok çevre direnişinde pratik mücadele yürüten, doğa ve yaşam savunucusu Cemil Aksu ile ekoloji krizi ve mücadelesinin politik bağlamlarını konuştuk.

Günümüz kapitalist toplumunda yaşanan ekolojik krizlerin kökeni ve ulaştığı boyutlara ilişkin değerlendirmeniz nedir?

Ekolojik kriz tartışmalarında, krizden tam olarak ne kastedildiği önem taşıyor. Bugün dünyada esas olarak ekolojik kriz tartışmaları, iklim krizi üzerine yoğunlaşmakta ve diğer bütün çevre sorunları buna bağlı olarak ele alınmaktadır. Tartışmanın bu bağlamında haklılık payı olduğu görülüyor. Çünkü iklim krizi; hem insan türünün büyük bir kısmı için temiz ve güvenli gıdaya erişim sorunu, hem temiz içilebilir suya erişim sorunu hem de büyük oranda bitki ve hayvan türlerinin yok olma riskiyle karşı karşıya kalınması nedenleriyle çok önemli bir sorundur.

Doğa, bilinen insanlık tarihi boyunca hep bir kaynak olarak görüldü. İnsanlar, doğa kaynaklarını kullanarak var oldular, yaşadılar, geliştiler… Ama doğanın hem insanlar hem de tüm canlılar için yaşam kaynağı olması ile kapitalist sanayileşmenin gelişimi ve küresel olarak hakim olmasıyla yaşananlar arasına belirgin bir fark koymak gerekir. Doğanın sadece insan türü için hammadde kaynağı olarak görülmesinin yakın bir geçmişi var, bu tarihin en başından beri olan bir durum değil. Bugün biz, toplumdaki eşitsizlikleri ya da hiyerarşileri doğalmış gibi gösteren kavramlarla doğaya bakmaya alışık olsak da; insanların doğayı kendileri gibi canlı bir varlık olarak gördükleri bir dönemi yaşadıklarını ve bugün de hala öyle gören insan topluluklarının olduğunu biliyoruz. Kapitalizmle beraber insanların doğadaki kaynakları kullanarak yaşamasının niteliksel bir değişiminden bahsetmek lazım, o da kapitalist üretim mantığının temelinde yatan ilke ile açıklanabilir. Marx’ın da çalışmalarında çok ayrıntılı ifade ettiği gibi kapitalist üretimin mantığındaki akıldışı bir kural olarak herkes bilinmeyen, sınırları belli olmayan bir piyasa için üretim yapar. Üreticiler aynı anda birbiriyle sürekli rekabet içerisinde üretimi gerçekleştirir. Okullarda kapitalist ideolojiyi anlatan iktisat teorilerinde, doğadaki kaynakların kıt olduğu ve insanların ihtiyaçlarının sonsuz olduğu öğretilmek istenir. Dolayısıyla ekonomik ilişkiler de bu ilke üzerinden açıklanmaya çalışılır. İnsanların ihtiyaçlarının sonsuz olduğu ve doğanın olanaklarının kıt olduğu gerçekleri yansıtmıyor. Bunu görebilmek için derinlikli analitik izahatlara gerek yok. Bugün dünyada üretilen zenginliklerin haddi hesabı yok ama buna karşın milyonlarca insan temel gıda maddelerine, temiz içme suyuna ve sağlıklı yaşam koşullarına ulaşamadığı için açlıktan ve yoksulluktan ölüyor. Bir taraftan mevcut teknolojik gelişmeler, otomasyon ve bilgisayar sistemleri üzerinden Mars gibi çok uzak bir gezegende hayat kurma planları yapılırken; diğer taraftan kendi gezegenimiz Dünya’da, burada genelde Afrika örneği verilir ve Amerika ile karşılaştırılır fakat buna gerek kalmadan Amerika’da da diğer kapitalist gelişimini tamamlamış ülkelerde de binlerce, milyonlarca insan açlıktan ve yoksulluktan hayatlarını kaybediyor. Buna karşılık tıka basa dolu market ve alışveriş mağazaları görüyoruz. Ama aynı zamanda da açlıkla yoksullukla mücadele eden milyonlarca insanın haberlerini duyuyoruz. “Üretilenler insanların ihtiyaçlarına yetmiyor” savını kabul ederseniz, daha fazla ve daha hızlı üretim yapmak mecburiyetinde kalırsınız. Halbuki bugünkü yoksulluğun ya da ekonomik krizlerin sebebi dünyada yeterince zenginliğin, tüketim araçlarının, gıdanın olmaması değil, bilakis tüm bu zenginliklerin dünya nüfusunun yalnız yüzde birinin mülkiyetinde olması ile açıklanabilir. Kapitalistlerin daha fazla kâr edebilmesinin iki yolu mevcut: Biri doğa, diğeri insan emeği. Her ikisi de teknolojk gelişmelerde ve ilerlemelerde daha büyük oranlarda sömürüye maruz kalıyor. Asıl çelişkili ve akıl dışı olan durum budur.

Türkiye’de özellikle AKP iktidarıyla artan bir şekilde doğanın ranta ve talana açıldığı, yaşam savunucularının kriminalize edildiği süreçlerden geçiyoruz, bu konu hakkında neler söyleyebilirsiniz?

AKP, dünyadaki doğa kaynaklarının yeniden ve büyük oranda sömürgeleştirildiği koşullarda iktidara geldi ve kendi iktidarı açısından, kendisini iktidara getiren sermaye grupları ve bu gruplara ülkede yeni bir büyüme alanı yaratma açısından çok kritik bir tercih yaptı. Bu kritik tercih; ülke ekonomisinde inşaat ve enerji sektörlerinde yatırımlara odaklanan bir birikim modelini tercih etmesidir. Bu AKP’nin kendi başına akıl ettiği bir tercih değil, dünyadaki eğilimlerle paralel bir gelişmenin sonucudur. Bu kapsamda inşaat ve enerji yatırımları üzerinden bir kalkınma modeli tercihiyle aslında herkese ait olan ama hukuken devlete ait olan alanların bu şirketlere peşkeş çekilmesi durumuyla karşı karşıya kaldık. Örneğin, “kentsel dönüşüm” adı verilen uygulamarla kentteki müşterekler olarak ifade edilen, kentte yaşayan herkese ait olan ama hukuken devlete ait olan tüm parklar, bahçeler, ormanlık alanlar vs. inşaat şirketlerine açıldı. Kırsal kesimlerde de tüm vadiler, dereler vd. enerji yatırımları için bu şirketlere peşkeş çekildi. Bu bakir alanlar üzerinden doğanın yeniden sömürgeleştirilmesi şekliyle yeni bir büyüme olanağı yaratıldı. Bu şirketlere peşkeş çekmenin bu kadar geniş, yaygın bir şekilde yapılması, ister istemez buralarda yaşayan her bir yurttaşı büyük tedirginliğe sürükledi. Çünkü bu politika aynı zamanda insanların yerlerinden yurtlarından edilmesini öngören bir politika. Kentsel dönüşümlerde, kırlardaki maden, termik santral, nükleer santral ve HES projelerinin hepsinde belli bir nüfusun yerlerinden edilmesi söz konusu. Bu duruma karşı da insanlar kendi yaşam alanlarını savunma refleksiyle harekete geçti. Türkiye’de dünya ülkelerine örnek olabilecek bir yaşam savunuculuğu ve çevre direnişi hareketleri gelişti. Hükümet de tüm bu direniş hareketlerini, başından beri yeni sermaye birikim hamlelerinini tehlikeye düşüren hareketler olarak okudu ve bu direnişlerde yer alan her yaştan insanı yabancı ülkelerin ajanlığından vatan hainliğine kadar bir sürü konu ile suçladı. Çevre yasaları, AKP döneminde olduğu kadar hiçbir dönem bu denli değiştirilmedi. Mevcut yasalar neredeyse her yıl, birkaç kere elden geçirildi. İnsanların dava açma yoluyla kendilerini ilgilendiren konular hakkında söz söyleme hakları da ellerinden alındı. Bir dava açmak için bile binlerce liralık ücret ödenmesi istenmeye başladı. Buna rağmen özellikle 2005’ten 2013’e kadar Türkiye’de çevre hareketi hızlı bir yükseliş yaşadı. Bu hareket insanlarda ciddi bir hak arama ve örgütlenme bilinci yarattı, medya olanaklarını kullanarak kendi sesini başka insanlara duyurma imkanı yarattı. Bu süreçte birçok platform kuruldu, kurulan platformlar arasında yatay örgütlenme gelişti. Ve belki de 12 Eylül öncesindeki politikleşmesiyle kıyaslanabilecek düzeyde demokratik bir bilinç yarattı. 2005’ten Gezi İsyanı’na kadarki süreçte meydana gelen ekoloji hareketlerinin siyasal bir birikim yarattığı söylenebilir. 1980 öncesinde daha çok sınıf hareketi üzerinden ve faşist saldırılara karşı savunma üzerinden demokratik bilinçlenme gelişmişti. Bu sefer daha yaygın bir şekilde kırlarda, kentlerde, Karadeniz gibi sağ iktidarların oy deposu olarak görülen yerlerde bile ekoloji hareketleri demokratik bilinçlenme yarattı. Bu bilinçlenmenin de en olgun meyvesini Gezi’de gördük.

Devrimci, sol, sosyalist örgütlerin ekolojik mücadele alanındaki konumlanışlarını nasıl görüyorsunuz ve neler öneriyorsunuz?

Ekoloji hareketlerine dair yapılan tüm çalışmalarda ekoloji platformlarının solun mevcut bünyesinin dışında gelişip serpildiğine dair vurgu yapılıyor sıklıkla. Ama bu kısmen doğru, kısmen yanlış. Çünkü ekoloji aktivistlerinin hemen hepsi solun içerisinden gelen insanlar. Dolayısıyla solun yarattığı birikim olmadan ekoloji hareketlerini anlamak mümkün değil. Mevcut sol partiler kapitalizmin yarattığı tahribatın farkındalar ama politika üretme, alanın özgünlüğüne uygun araç geliştirme konusunda yaratıcı değiller. Solcular, ekoloji hareketini arkadan takip etmeyi, kendi siyasetlerine eklemlemeyi ve hareketle aktivizm üzerinden bağ kurmayı denediler ama bu başarılı bir yöntem olmadı. Bilakis solun geleneksel, bürokratik ya da benmerkezli bütün müdahaleleri ekoloji hareketlerinde bir uyumsuzluk yarattı. Sosyalistlerin motivasyonu işçi sınıfının çıkarları doğrultusunda şekillendiği için ekolojik alandaki değişimleri geç algıladığı söylenebilir. Emek örgütlerinin hiçbirinde, DİSK’te bile ekoloji, çevre koşulları, çevre kirliliği üzerine somut bir çalışma yok. Örnek verecek olursak, Artvin’de maden işçileri bir grev süreci yaşıyor. Sol, klasik bir yaklaşımla grevdeki işçilerin çalışma haklarını, ekonomik haklarını savunur bir pozisyonda duruyor. Sosyalist bir hareketin içerisinde yer alan biri olarak da şunu söylemek durumundayım, Artvin’de maden işçilerin çıkarlarını savunduğumuzda doğanın çıkarlarına aykırı davranmış oluyoruz ve doğanın daha fazla tahrip etmek için işçilerin daha rahat çalışma koşullarını talep etmiş oluyoruz.

Sol, sosyalist siyasetlerin üzerinden atladağı birçok konuyu tartışarak netliğe kavuşturmalı, iktidarın belirlediği gündemler dışındaki ekoloji konularına ve mücadelesine tüm gövdesine, benliğiyle yerleşmeli. Siyasi partilerin programlarında çevre koşullarına ve ekoloji krizlerine dair vurgular olsa da parti politikalarının ne olduğuna dair çok tartışma, fikirsel olgunlaşma yok, sanayileşme ve kalkınmacılık anlayışıyla ciddi bir hesaplaşma yok. Bunlar sol açısından aşılması gereken konular. Solun sahip olduğu örgütsel politik deneyimle, ekoloji hareketlerinin yatay örgütlenme, medyayı kullanma, mevcut sağ-sol gibi siyasal aidiyetleri kaldırarak, herkesi etkileyen konular üzerinden yeni aidiyetler kurma gibi özelliklerinden istifade etmesi gerekir. Özgürlük meselesine yeni bir yaklaşım geliştirmek lazım; zamanımızı, mekanımızı, ilişkilerimizi, beynimizi, sermaye kültüründen, tüketim kültüründen olabildiğince, sürekli olarak, her gün koparmanın peşinde olmalıyız. Bunun pratikleri, araçları, örgütleri üzerine düşünmemiz lazım, dünyadakilerden öğrenmemiz lazım. Bu yapılmadığı sürece, solun Gezi’deki gençleri örgütleme şansı yok. Yapılar, bireyler, komünal-ekokojist ilişkiler kurarak kapitalist üretim ve tüketim mantığından arındırılmış mekansal ve ilişkisel alanlar yaratarak ekoloji mücadelesini yükseltmeli.