Şu yağmur bir yağsa | Kamil Erdem: Yağmayan yağmurun toprak kokusu – Arif Mutlu

Yazarlığın en zor taraflarından biri hiç deneyimlenmemiş bir tecrübeyi yazmaktır. Genç bir yazar için doksanındaki bir ihtiyarın gelecek seneden beklentisini ya da altmışındaki bir kadının cinsel arzularını yazmak büyük maharet gerektirir. Bu nedenle “en yaratıcı” olmasa da “en sahici” yazı için belki de ileriki yaşları beklemek gerekir.

Kamil Erdem’in ayırt edici özelliği, ilk kitabını yetmiş yaşından sonra çıkarmış olması. Fakat ondaki “sahicilik”, girişte beklenenden çok farklı bir şekilde tezahür ediyor (ki bu yanılgı da teorinin doğrulanması oluyor bir yerde). İnsan yetmişini aşmış bir insanın kaleminden; belleğinde biriken olayların fazlalığı nedeniyle dönüm noktaları şarampole yuvarlayan, hikayenin ilginçliğinin geri kalan her unsuru bastırdığı öyküler bekliyor. Oysa Kamil Erdem’in öykülerinde keskin virajlar yok, şaşırtıcı sonlar yok.

Bir başka deyişle ileri yaşlara erişmeyi bir dağ tırmanışı olarak düşünürsek eğer, insan Kamil Erdem’in atlattığı düşme tehlikelerini, donarak kesilen parmaklarına rağmen yola devam edişlerini dinleyeceğini sanıyor. Gel gelelim Kamil Erdem dağın zirvesine uzanan güvenli bir patika bulmuş, tırmanışın kendine değil, zirveden gördüğü manzaraya önem vermiş ve onu anlatmayı seçmiş bir yazar. Öyküleri gerçekten de “hikaye”den çok empresyonist birer tablo gibi. Yaşantılar belli belirsiz, karakterler flu. Fakat unutulmuş, betimlenmeden bırakılmış, öykünün geri kalanıyla ilişkilendirilmemiş tek bir unsur yok. Monet’nin Gündoğumu tablosu gibi söz gelimi. Gözümüz ufka doğru kaydıkça gördüğümüz kayık mı, limanın bir uzantısı mı, bir fabrika mı bilemediğimiz bu resmin öyküsünü yazabilir bize Kamil Erdem pekala.

Bu söylediğim şeyin sadece öykülerin durgunluğundan, renklerin yumuşaklığından, havadaki hüzünden mi yoksa kopacak fırtınadan mı olduğu belirsiz sükunetten ileri gelmiyor. Öyküler bazen durup dururken çok kısacık manzum bir form kazanıp geri döndüğünde de insanın aklına bunun öyküdeki ufak bir söz sanatı değil, bir tablodaki ışık yansıması detayı geliyor mesela.

Öte yandan Kamil Erdem zaten farkında bu hikayesizliğinin. Örneğin önce bir paragraf boyunca iş arayan insanların hikayesini anlatıp sonra bu anlatıyı eklediği tek bir satırla çatıştırıyor: “Tabii çok yalın bir gerçek de olabilir. Belki de sadece açtırlar.” (sf 82-83).

Evet, Kamil Erdem’de gerçekten de “hikaye” yok. İş arayan insanların yalın gerçekliği (?) ve Kamil Erdem’in dili var. Kamil Erdem, iş arayan bir insanı “hikayesi olan” bir yerde değil, en alelade yerde, iş bulma kurumunda resmediyor. Onların yalın gerçekliği işsiz olmaları, dolayısıyla mekanları da orası.

Yine aynı öyküde, bu kez sayfa 84’te şöyle anlatılıyor işsizler: “İşten atıldığımız gün, öğleden sonra saat beşte, midemizde keskin bir bıçak hissi ile yokuş yukarı otobüs durağına yürüyorduk bulanık eski bir göğün altında. Aklımıza o bıçağı çıkarıp yalaka müdüre, sarhoş enişteye, şişko mali müşavire saplamak gelmemiştir de nereye yetişeceksek, geciken otobüsün şoförünü dövmek arzusuyla yetinmişizdir. Gece bir yerlerde bir cam kırılmıştır.”

Bu insanların sınıf bilincinin kırıntısına bile sahip olmaması, yazarın öyküsünü bir propaganda metnine dönüştürmek istememesi olarak hoş görülebilir. Fakat sınıf bilinci şöyle dursun, bu insanlar geciken otobüs şoförüyle bile kavga edemeyen, bunun ancak arzusuyla yetinen, adeta bu dünyada fiziksel olarak var olmayan, “kırılmıştır” yükleminde hem var olup hem de olmayan gizli özne gibi, (empresyonist resme atıfla) belli belirsiz insan siluetleri onlar. Eylemsizler.

İşte bu eylemsizliğin boşluğunu dille dolduruyor Kamil Erdem. Yağmur yağmıyor. Yağsa neler olacağı o kadar güzel anlatılıyor, o kadar güzel anlatılıyor ki toprak kokusu burnumuza kadar geliyor. Fakat yağmur yağmıyor.

Aslında politik tavır öykülerin içinde kendini belirgin biçimde gösteriyor. Fakat bu tavırda da bugünkü somut durumla pek uyuşmayan bir şeyler var. İlk öyküdeki “yorgun demokrat”, 80’lerin bunalımlı havasını veriyor mesela. İkinci öyküdeki “seküler mahalleyle diyaloğa açık hakkaniyetli İslamcı kadın” umudu, 2010 öncesi Hilal Kaplanperver çiğ feminizmi hatırlatıyor. İş bulma kurumundaki müdür yardımcısı kadınsa “Eski Türkiye”yi hatırlatacak biçimde, yüksek topuklu ayakkabılarıyla şakır şakır sesler çıkarıyor (sf 83). Zaten sonraki öyküler de siyasi konulara değinsin ya da değinmesin iyiden iyiye nostaljik (otobiyografik?) bir yola girerek bugünden kopuyor.

Erdem’in dağa tırmanırken zorlu bir yol seçmediği, kolaycacık bir patikadan üstü başı kirlenmeden zirveye ulaşıverdiği, yalnızca karakterlerinin yalnızca eylemsizliğinden değil alabildiğine masum, tertemiz oluşlarından da anlaşılıyor. Yetmiş yaşını aşmış bir insanın içinde kendini asla affetmediği bir hatanın sızısının kalmaması, hatırladıkça o günkü gibi öfkelendiği bir haksızlık yaşamamış olması, yıllar önceki bir küskünlük yüzünden hala görünce yolunu değiştirdiği birilerinin olmaması mümkün mü? Kamil Erdem’in öykülerine bakılırsa mümkün görünüyor. Erdem’in “geriye bakış”ında izlenimlere tecrübe eşlik etmiyor.

“[…] yedi, sekiz yaşlarındaki kıvırcık saçlı, eli basma entarisinin cebindeki kız çocuğundan masum bir gülümseme öğrenmek için duraksıyordum. […] Durmadan, durmadan öğrenmeli, yeniden ve yeniden edinmeliyim bu gülümsemeyi diyordum.” diyor Kamil Erdem (sf 111).

Evet gülümseyen çocuklar güzeldir, onların saflığı umutlu bir şeydir. Fakat o gülümseme öğrenilemez, kendini asla affetmeyişin sızısı, unutulmayan haksızlıklar, yıllar süren küskünlükler “gülümseme öğrenilerek” silinemez. Fakat gülümsemek çocuklara has bir meziyet değildir. Aksine, bir ihtiyarın “her şeye rağmen” gülüşü, masum bir çocuğun gülümsemesinden daha bile umut vericidir. İnsan, feleğinden çemberinden geçmiş bir yazardan kendisine işte o “ihtiyar gülüşünü” öğretmesini bekliyor. Fakat bunun yerine tam tersine onun çocuk gülüşü öğrenmeye çalışmasıyla karşılaşınca hak verirsiniz ki hayli tuhaf hissediyor.

Kazancakis’in meşhur romanında kitaba adını veren Zorba karakteri geçmişi haydutlukla, hatta zulümle dolu biridir. Anlatıcı olan yazar ise onun tabiriyle bir “kağıt faresi”dir. Ve roman, anlatıcı ve Zorba arasındaki dostluğun diyalektik ürünüdür: Bütün hayat derslerini Zorba’dan alırız, ancak Zorba yaşamaktan yazmaya vakit bulamaz, dolayısıyla anlatıcı olmadan Zorba’nın yaşadıkları anlatılamaz. Öte yandan Zorba olmazsa da anlatıcı için ortada anlatılacak bir şey yoktur. Hem inanılmaz şeyler yaşayan, hem de bunları yazan insanlar da vardır elbet, Hemingway gibi. Fakat hiçbir şey yaşamadan yazmanın sonu nereye varır?

Evet Kamil Erdem iyi bir anlatıcı. Bin kez kabul. Fakat “öğretici bir anlatıcı” olmak için insanın ya içinde ya da hayatında bir zorba olması gerekiyor.