Suudi tarzı “Katil Kim” oyunu…- Mehmet Polat

Zenginin konağında cinayet işlendiğinde, bütün kanıtlar katilin uşak olduğunu gösterir. Çünkü herkes ailenin bin türlü melânete bulaşmış şımarık oğlunun cinayeti işlediğini bilir ama sırf düzenleri bozulmasın diye bilmezden gelerek, kanıtları ve ifadelerini uşağı suçlayacak biçimde ayarlar. Ta ki acemi bir dedektif çıkıp işleri karıştırana kadar. O da bildiğinden değil, kurgu ve yönlendirmeleri anlayamayacak kadar aptal olduğundan. Her adımda önüne bakarak yürürken, sonunda katille burun buruna gelir. Gerisi mahkemenin işi…

2 Ekim Salı gün öğlen bir evrak almak üzere Suudi Arabistan İstanbul Konsolosluğuna giren Cemal Kaşıkçı, bir daha çıkmadı. Kaşıkçı böyle bir olasılığı düşünerek, Türk nişanlısı Hatice Cengiz’e “eğer dışarı çıkmazsam ara” diye, Tayyip Erdoğan’ın danışmanı Yasin Aktay ve Türk Arap Medya Derneği Başkanı Turan Kışlakçı’nın telefonlarını vermişti. Korkulanın başa gelmesi üzerine, nişanlı telefonları aradı ve ilk olarak, saat 17.00’ye doğru Kışlakçı’ya ulaştı. Resmî makamlar Kaşıkçı’yı araya dursun, olay flaş haber olarak medyaya yansıdı.   Ardından devlet başkanları, gazeteciler, güvenlik uzmanları, protestocu grupların yorum, kınama ve soru yağmuru başladı.

ABD ve İngiltere olayı şiddetle kınadılar. İngiltere daha sonra Fransa ve Almanya ile ortak bir açıklama daha yaptı ve tekrar kınadı. BM İnsan Hakları Örgütü olayın hemen aydınlatılmasını istedi. Katar doğal olarak Suudileri suçladı. Suudiler de Katar ve Türkiye’yi kastederek, olayı “dış mihrakların işi” diye yorumladı. Türkiye’nin resmî tutumu elbette acemi dedektifinki gibi olmadı, nispeten yumuşak davrandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan olaydan ancak 9 gün sonra Macaristan gezisinden dönerken, “sessiz kalmamız mümkün değil” dedi. İktidarın eteklerinden resmî olmayan iki türlü görüş yayıldığı görüldü: Bir görüşe göre “eylem Suudilerle aramızı bozmak isteyen İsrail’in işi” idi. Diğerine göre Kaşıkçı muhalifti ve Müslüman Kardeşlere yakın olduğu için Prens Selman tarafından ortadan kaldırılmıştı.

Ayrıntıları atlıyorum, bir olay ne kadar olağanüstü görünse de sonuçta hayatın olağan bir parçasıdır. Sorulara bu çerçevede yanıt bulmaya çalışalım: Kaşıkçı kim ve neden önemli? ABD ve İngiltere neden bu kadar sert tutum alıyor? Suudilerin ve Türkiye’nin durumu ne?

“Kaşıkçı” soyadının yabancısı değiliz, aile 300 yıl kadar önce Kayseri’den Medine’ye göçetmiş. Aile Suudi sarayına yakın ve birçok üyesi, yıllardır devlet işleriyle uğraşıyor. Bunlardan Adnan Kaşıkçı önce Suudilerin ABD ile silah ticaretini ayarlıyor ve deneyim kazandıkça dünya çapında zengin bir silah kaçakçısı haline geliyor. Başkanı Reagan zamanında Nikaraguara’da devrim yapan Sandinistaların yıkılması için Kontraları destekleme operasyonlarına katılıyor.  Bu çerçevede ABD’nin ambargo uyguladığı İran’a gizlice silah satarak, parayı Kontralara aktarıyor. İşte Cemal Kaşıkçı’nın böyle bir ailesi var. Gençlik yıllarında O da Suudi İstihbaratı Başkanı Prens Türki el Faysal için çalışıyor. Daha sonra Afganistan’a gazeteci olarak gönderiliyor ve Bin Ladin’in dünyaya tanıtılmasını sağlıyor. Son olarak, kraliyet ailesi içindeki iktidar çekişmesinde yanlış ata oynayıp Prens Selman karşıtlarının yanında yer alınca, 2017’de karısı ve çocuğunu Suudi sarayında bırakıp ABD’ye kaçmak zorunda kalıyor.  Kaşıkçı ne Müslüman Kardeş, ne de Suudi yönetimine sert muhalefet eden biri değil. Zaten çalıştığı Washington Post gazetesi de Prens Selman’ı “büyük reformcu” olarak destekleyen bir yayın. Ancak Suudilerde iktidarın hep saray darbesiyle el değiştirdiği düşünülürse, Prens Selman yönetimine yakınlığın, uzak olmaktan daha tehlikeli olabileceği anlaşılır. Üstelik Batılıların gözünde, Selman’dan daha tutarlı bir liberalsen…

ABD ve İngiltere Suudilere yalnızca Kaşıkçı yüzünden kızgın değiller, başka gerekçeleri de var. Birincisi, ABD, İran’a karşı mücadelesinde Suudilerin daha çok sorumluluk almasını istiyor. Bilindiği üzere Suudiler 12 ülkenin üye olduğu OPEC’in başkanı ve dünya petrolünün yüzde 41’ini tek başına çıkarıyor. Eğer ABD’nin istediği gibi petrol üretimini arttırırsa, petrol fiyatları düşecek ve İran’la Rusya’nın petrol gelirleri azalacak. Ancak Suudi ekonomisi de sıkışık durumda olduğundan, ve hiç de böyle bir niyet göstermiyorlar. Suudiler, İran ve Rusya ile geçen yıl anlaştıkları miktarda petrol çıkarmayı yıl sonuna kadar sürdürecek.  ABD’yi kızdıran ikinci sorun ise Suudilerin, ARAMCO’nun hisselerini halka arzetmekten vazgeçmesi. ARAMCO bir devlet şirketi. Prens Selman geçen yıl “Vizyon 2030” adı altında bir reform paketi açıklamıştı. Buna göre ülke ekonomisi petrol gelirlerine bağlı olmaktan çıkarılarak sanayi, teknoloji, turizm alanlarında da gelişme sağlanacak ve liberalleştirilecekti. Bu amaçla kullanılmak üzere, ARAMCO hisselerinin yüzde 5’i halka arz edilerek, 100 milyar dolar gelir sağlanacaktı. Ayrıca bu işlem ABD ya da İngiltere borsalarında yapılacağı için, oraların ekonomisine de hareket getirecekti. Yanı sıra, halka arz olayı, şirketin şeffaflaşmasını sağlıyordu. Artık küresel sermaye kuruluşları, ARAMCO’nun kayıtlarını günü gününe izleyebilecekti. Ancak geçtiğimiz yaz sonu Suudiler bu işten vazgeçtiler. Prens Selman 2021’de işlemin tamamlanacağını söylese de,  Suudi yönetiminin keyfiliği güvensizlik yaratıyordu. Bunun üzerine Trump geçen hafta Suudileri hedef alan bir twitt atarak “biz olmasak iki hafta bile ayakta kalamazsınız” dedi ve sundukları desteğin bedelinin ödenmesini istedi. Prens Selman, savunmaları için kimseye bedel ödemeyeceklerini belirtti. İşte iki ülke arasında bu çerçevede bir gerginlik hüküm sürüyordu.

Türkiye’ye gelince: Malum, Katar-Suudi gerginliğinde Türkiye Katar’dan yana. Bu ülkede büyük bir askeri üssü var. Ancak Türkiye, Suudilerle de ilişkilerini sıcak tutmak istiyor. Bunda Suriye’de yapılan işbirliği kadar,  Suudi sermayesinin çekiciliğinin de etkisi var. Bu yüzden Türkiye son olayı bahane ederek Suudilerin üstüne gitmiyor. Söylendiği gibi, olayın Türkiye topraklarında yaşanmasını da saygısızlık olarak görmüyor. Daha önce Çeçen, Tacik, Özbek ve İranlı muhalifler de Türkiye’de öldürüldü. Bu olayların arkasındaki devletlerle herhangi bir sorun çıkmadı. Dolayısıyla Kaşıkçı olayı bizzat Prens Selman’ın emriyle yapılmış olsa bile, sorun edilmeyecektir.  Bir biçimde anlaşma sağlanacaktır. Bu arada Türkiye gerçekten Suudilerle arasını düzeltmek istiyorsa, bunun Suudiler açısından ölçüsü, Müslüman Kardeşlerle ilişkilerin kesilmesi olacaktır. Bu olay, ülkedeki Müslüman Kardeşlere de bir gözdağıdır. Eğer Türkiye olayın üstüne gitmezse, Suudilerin dümen suyuna girmiş ve arayı düzeltmeye başlamış sayılır.

Olayın bir de küresel gelişmelerle ilgili yanı var. Birçok küçük ülkede baskıcı yönetimlerin işbaşına geldiğini ve oldukça rahat davrandıklarını görüyoruz. Bazen emperyalist güçlerle bile sürtüşebiliyorlar. Nedeni şöyle yorumlanabilir: 1980’lerden beri küresel kapitalizmin gelişmesine bağlı olarak, küçük ülkelerde önemli bir sermaye birikimi sağlandı. Bu, zengin bir yerli kesim yarattı. Bu kesiminden güç alan küçük ülke yönetimleri, küresel ölçekte ve bol seçenekli ekonomik ilişkilere girebiliyorlar. Böylece emperyalist güçler arası çekişmelerden de yararlanıyorlar.  Elbette ABD’nin bu durumdan memnun olduğu söylenemez. Hem küresel kapitalizmin jandarmalığını yapıyor, hem de bu sayede zenginleşen ülkelere sözünü geçiremiyor. ABD dünya hegemonyasını güçlendirmek için düzenli faiz arttırarak piyasalardan dolar çekiyor. Böylece dünya ekonomisi üzerinde, iplerin elinde olduğu bir daralma ve denetim olanağı buluyor. Suudilerle yaşadığı gerilimin bir boyutu da bununla ilgili gibi görünüyor. Ve Türkiye de benzer bir sorunla karşı karşıya olduğundan, Suudilerle yakınlaşmaya çalışıyor. Kaşıkçı olayı, büyük ekonomik ve siyasi pazarlıkların döndüğü bir ortamda önemsiz ve bir süre sonra unutulup gidecek gibi görünüyor…