Tarihin yapımı ve yazımı – Mehmet Polat

Tarih, bireylerin ya da toplum kesimlerinin üstün becerisinin değil, toplumsal güçler arası çatışmaların ortak sonucudur. Bu nedenle toplumları kuran ya da kurtaranlar kahramanlar değil, çıkarları için çatışan geniş yığınlardır. Liderleri, yığınların çıkarlarını dile getirir ve onların desteğiyle ayakta durur. Ya kişisel becerileri yüzünden kitleler tarafından görevlendirilirler, ya da hasbelkader öyle bir görev yapabilecekleri makama gelmişlerse, kitlelerin beklentisini karşılayacak beceriyi göstermek zorunda kalırlar. İsterse kral olsun, temsil ettiği toplumun beklentisini karşılayamayan, gider. Yerinde kalsa bile, bu bir görüntüden ibaret olur ve arkasındaki birileri tarafından yönlendiriliyordur. Bu yüzden tarihin yapıcısı kişiler ve zümreler değil, çatışan güçlerin her iki yanında da yer alan kitlelerdir. Emperyalistler ve ezilen uluslar, farklı din, ırk ve dilden olanlar, ağalar ve köylüler, efendiler ve köleler, zenginler ve yoksullar tarih boyu çatışır. Bu sırada aşağıdakiler ya doğrudan kendileri için ya da küçük bir çıkar karşılığı yukarıdakilerin hesabına çatışmaya katılır. Tarihin harcında geniş yoksul kitlelerinin kanı ve teri hiç eksik olmaz. Ancak tarih her zaman onların kanıyla yazılsa da, hikâye her zaman onları ve gerçekleri anlatmayabilir.

Tarihin mürekkebi mazlumlardan gelse de, kalemin sahibi genellikle başkalarıdır. Yaşanıp geçmiş ve artık kesinlikle değiştirilemeyecek olaylar, sonradan defalarca yorumlanır ve farklı biçimlerde anlatılır. Eski zamanların gerçekleri, her zaman bugünün çıkar çatışmaları içinde düşünülür. Dolayısıyla bugüne kim egemense, geçmiş de onun bakış açısına göre ve onun egemenliğini olumlayacak biçimde ele alınır. Ve dönem değişip egemenlik başka birine geçtiğinde de bu durum tekrarlanır. Ta ki, kimsenin başkalarının adına konuşamayacağı bir zamana dek…

Tarihin tekrar tekrar yazılışı sırasında ölüler mezarlarından kaldırılarak sorguya çekilir. Hezimetlerden zafer, zaferlerden hezimet yaratılır. Beğenilmeyen olay ve adlar tarih kitaplarından silinir. Bu sırada tarihi yapanlar yazmadığı için, tarih kitaplarında yıldız isimler öne çıkarken, sessiz çoğunluklar görünmez olur. Görünür olabilmeleri için mücadele gerekir. Bu hem bilgi, hem fedakârlık gerektiren bir iştir. Birincisi, tarihi tarihte yeralanların hiç birini dışlamadan yazmak, ancak bilimsel bir tarih anlayışıyla mümkündür. İkincisi, eğer mazlum tarihte görünür olmak istiyorsa, kendi kaderini kendisinin belirlemeye çalışması gerekir.

Toplumsal değişimin sürekliliği içinde, tarih asla tarafsız anlatılamaz. Bilimsel ölçülere göre ve kişiden kişiye değişmeyecek biçimde yazılması elbette mümkündür. Çünkü sonuçta tarih bir bilimdir. Bilimsel bir tarih anlatımı, günün koşullarında ulaşılan yeni bilgiler nedeniyle sürekli değişir. Elbette bu, yaşanmış gerçekleri daha iyi anlamayı sağlayan türden bir değişmedir ve olumludur. Ama bilimsel tarih anlatımı, çoğunlukla egemenlerin işine gelmez. Bu yüzden tarihin bu tür anlatılış örnekleri ve bunu yapanlar görmezden gelinir. Hatta böyle bir anlatıma destek oluşturacak izler, belgeler yok edilir ya da çarpıtılır. Bunun sonucudur ki toplumda resmî ya da bilimsel, egemen ya da muhalif olmak üzere, değişik tarih anlayışları ortaya çıkar.

Nasıl ki tarih farklı toplum kesimleri arası çatışmaların ürünüyse, tarihin yazılışı da benzer biçimde ve bugünün farklı toplum kesimlerinin çatışmasının konusudur. Bugüne egemen olan, elindeki olanaklara ve resmî sıfatlarına dayanarak tarihin mirası üzerinde konuşur. Oysa o miras, nine ve dedelerimiz tarafından oluşturulmuştur. Üzerine konuşmak, en çok bizim hakkımızdır. Elbette gerçeği çarpıtmamak kaydıyla, ister eleştirir, ister savunuruz. Ya da araştırıp soruşturarak, görünmeyenleri su yüzüne çıkartmaya çalışırız. Bunu iki nedenden dolayı yapmamız gerekir: Birincisi tarihsel mirasın bugünün egemenlerinin çıkarları için kullanılmasına karşı. İkincisi geçmiş kuşaklara, bilime, ahlâka bağlılık adına ve geleceğe temiz bir miras bırakmak için.

***

Ülkemizde tarih yazımının gözde konularından biri de 24 Temmuz 1923’de imzalanan Lozan Antlaşmasıdır. Bilindiği üzere bu konuda ilkokullardan başlayarak herkese ezberletilen resmî görüş, Lozan Antlaşmasının Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunu sağladığı ve bir zafer olduğu yönündedir. Bu çerçevede Osmanlının İstanbul’daki son artıklarının boyun eğmesiyle kabul edilen Sevr Antlaşmasının ulusu ve ülkeyi yok olmanın eşiğine getirdiği ama Atatürk ve İnönü’nün üstün başarıları sayesinde Lozan’la bu durumun önüne geçildiği anlatılır.

Her toplumda biri resmî, diğeri egemen olmak üzere, yaygın olarak dile getirilen iki tarih anlayışı vardır. Bunlar dışında, her ikisine de karşı çıkan ama çeşitli gerekçelerle yaygınlaşmalarına izin verilmediği için fazla bilinmeyen muhalif görüşler de bulunabilir. Resmî görüş, başta hukuk ve diplomasi olmak üzere devletin tüm katlarında geçerlidir. Egemen görüş ise, benimsense bile devlet katlarında dile getirilmeyen ama örneğin mülk sahibi sınıflar ve bunlara yakın kanaat önderleri arasında kabul gören, yanı sıra topluma da benimsetilmesi amacıyla medyada yazılıp çizilen görüşlerden oluşur. İşte bu tür görüşler Lozan konusunda da vardır. Bu görüşler Lozan’ın cumhuriyetin kurucu antlaşması olduğunu kabul etseler bile, bir zafer olduğunu söylemezler. Bu çerçevede Lozan’ın en çok saydıkları eksikleri şunlardır: Petrol zengini Musul ve Kerkük’ün ülke sınırları dışında kalması. Ege Denizindeki düzenlemelerin Yunanistan lehine olması. Antlaşma hükümlerinin çiğnenerek, Batı Trakya Türklerinin haksızlığa uğratılması.

Cumhuriyetin başlangıç yıllarında Lozan’ı eleştirmek vatan hainliği gibi görüldüğünden, bu görüşler pek seslendirilemedi. Örneğin “zafer” olarak nitelendirilen antlaşmanın boğazlarda Türkiye’nin egemenliğini dahi sağlayamadığı üzerine konuşulamamıyordu. Oysa Türkiye, antlaşma çerçevesinde İstanbul ve Çanakkale boğazlarında silahlı güç bulunduramadığı gibi, boğaz geçişlerinde sözsahibi değildi. Bu durum, 1936 Montrö Antlaşmasıyla düzeltildi ve boğazlar Türkiye’nin egemenliğine geçti. Tabi böyle bir değişikliğin gerçekleşmesinin ardında Sovyetlerin desteği ve o yıllarda emperyalistlerin kendi aralarında büyük çelişkiler yaşıyor oluşu vardı. İşte yıllarca, antlaşmanın bu gibi aksayan yanları üzerine bile konuşulamadı. Konuşmaya kalkışan Rauf Orbay ve Kazım Karabekir gibi adlar, cumhuriyetin kurucu kadroları arasından çıkartıldı. Lozan muhalifleri ancak Misak ı Milli çerçevesinde “şurayı da alsaydık burayı da alsaydık” misali fetihçi eleştiriler dile getirebiliyorlardı. Bu da resmî görüşe karşı başka bir egemen görüşten ibaretti.

Lozan, İslamî gerekçelerle de eleştirildi. Bilindiği üzere Halifelik 1924’de kaldırıldı. Cumhuriyetin batıcı ve modernist kadrolarıyla çıkar çatışması yaşayan ve aslında kendileri de batıcı olan muhafazakâr çevreler, kendi egemen görüşleri açısından Lozan’ı eskiden beri eleştirirler. Bu özellikle çok partili döneme geçilirken, CHP ve İnönü’yü yıpratmak için dile getirilmiştir. Dolayısıyla Lozan konusunda birden çok egemen görüş olmuştur. Buna karşılık, Kürtlerin Lozan’da Kürt-Türk eşitliğine vurgu yapılmasına rağmen bunun uygulanmadığı ve azınlıkların yine antlaşma hükümlerine uyulmadığı gerekçesiyle dile getirdikleri muhalif görüşler toplumda pek bilinmez. Nedeni açıktır, egemen kesimler bunların yayılmasını istemezler.

Lozan’ı zaman zaman günümüz yönetimi de eleştiri konusu yapıyor. Bunun seçim kaygıları dışında, resmî görüşte bir değişiklik amacıyla da yapıldığı düşünülebilir. Tabi yönetim bunu miraçısı olduğu muhafazakâr açıdan dile getiriyor. Sık sık Ege, Batı Trakya ve Suriye, Irak sınırları içinde kalan yerler hakkında tartışmalar açıyor. Buralarla ilgili değişiklikler yapılmasını istiyor. Bu görüşler fetihçi ve çatışmacı niteliktedir. Bedeli, birilerinin çıkarı için mazlumun canının yanmasıdır. Peki neden böyle şeyler konuşuluyor? Yalnızca yöneticilerin hamaset yaparak milliyetçi oyları kendine çekmek istemesi ve boş Osmanlı hayalleriyle tabanının gururunu okşaması için mi? Sanmıyoruz. Yanıtı, başka bir yazı konusudur. Ancak şunu söyleyebiliriz. Yalnızca ülkemizde değil, yakın coğrafyamızda her ne tür gerilim ve çatışma yaşanıyorsa, arkasında mutlaka bu bölgedeki büyüyen sermayenin kendine dar gelen gömleğini değiştirmeye çalışma arzusu vardır. Zenginin hizmetindeki her siyasetçi, bu arzuyu onun adına ama kendi üslubuyla dile getiriyor yalnızca…