FİLM | The Shape of Water: Yerelliğin Amerikanlaşmasının son örneği – Arif Mutlu

Son zamanlarda kültür endüstrisi içerisinde sessiz bir devrim gerçekleşiyor: Amerikan sinema/dizi sektörü yerel olanı iki farklı kanaldan Amerikanlaştırıyor.

İki Amerikanlaşma

Bunlardan ilki yerel üretimlerin dünya pazarına Netflix gibi tekelci platformlar üzerinden dağıtımı vesilesiyle gerçekleşiyor. Marksist iktisattan bildiğimiz gibi, dağıtım üretim üzerinde de belirleyici olduğundan üretim “yerel” olsa da “içerik” Amerikanlaşıyor. Örneğin orijinal bir Netflix dizisi olan Dark’ın “konuşma dili” Almanca; fakat tiplemeler, kurgu teknikleri gibi unsurlardan oluşan “sinema dilinin” tamamen Amerikan olduğu kolaylıkla görülüyor. İspanyol yapımı La Casa de Papel’in ise gösterim hakları Netflix tarafından satın alındıktan sonra bölüm süreleri kısaltılarak bölüm sayısı artırılıyor ve böylece kâr maksimizasyonu sağlanıyor. Bu açıdan sinema/dizi sektöründe taşeronlaştırma, yani bir bakıma Vietnam’da 1 dolara ürettirilen pantolonu dünyaya 100 dolara satmanın bir benzerinin yaşandığı söylenebilir.

İkinci Amerikanlaşma ise üçüncü dünya ülkelerindeki yeteneklerin Hollywood’a transferi. Meksikalı yönetmen İñarritu’nun ve Yunan yönetmen Lanthimos’un son iki filmlerini Hollywood aktörleriyle İngilizce çekmesi ve bunu yaparken sinema dillerinin de Hollywood’laşması bunun en önemli örneği. Bu kanaldan bakıldığında, dünya sineması Hollywood’un maddi çekim gücü karşısında eriyerek yüzeydeki yerelliğini dahi kaybediyor.

Bu ikinci Amerikanlaşma kanalına en iyi örneklerden biri de Guillermo del Toro. Son filmi The Shape of Water en iyi yönetmen ve en iyi film dahil dört dalda Oscar ödülü alan del Toro aslında daha önce de Amerikan estetik anlayışına hitap eden, İngilizce filmler yapmıştı. Ancak bu son film Amerikan-“yerel” karşıtlığı konusunu merkezine almasıyla ek bir ilgiyi hak ediyor.

Avatar ve The Shape of Water

James Cameron’ın Avatar’ının -nispeten pırıltısız kategorilerden de olsa- üç Oscar’la ve ödüllendirilmesinden tam dokuz yıl sonra geldi The Shape of Water’ın Oscar haberi. Ve kanımca bu iki filmin birlikte okunması gerekiyor. Bu gereklilik yalnızca bu iki filmin renk kullanımlarındaki ve Öteki’nin fiziksel görünüşündeki benzerlikten (bkz Şekil 1) ileri gelmiyor. Daha falzası için, iki filmin konusunu da kısaca hatırlayalım:

Avatar’da sömürgeci Dünyalı ordusunun bedensel engelli bir askeri, işgal altındaki Pandora’da doğayla barışık yaşayan yerlilerin arasında kendini bulur (tesadüfe bakın ki yerliler de bir beyaz adamın gelip kendilerini kurtaracağına yönelik Mesihçi bir inanca sahiptir) ve üstün güçlere sahip Yaşam Ağacı sayesinde kendisine engelli olmayan bir yerli bedeni de bahşedilir. The Shape of Water’da ise Latin Amerika cangıllarındaki bir nehirde yaşayan, üstün güçlere de sahip, balığımsı bir tür insanın Amerikalılarca ele geçirilmesi, bu esnada korkunç deneylere tabi tutulurken tutsak olduğu kurumdaki engelli temizlik görevlisiyle yakınlaşması konu edilmektedir.

 

 

 

 

Şekil 1 Solda: The Shape of Water (2017). Sağda: Avatar (2009).

Görüldüğü gibi benzerlikler yalnızca görsellikle sınırlı değil. Her iki filmde de üstün teknik güçlere sahip “beyaz adam” ile doğayla barışık yaşayan (ve beyaz adamın teknolojik kapasitesine rağmen sahip olamadığı sıradışı sağaltıcı güçleri de olan) yerliler karşı karşıya gelmektedir. Üstelik her ikisinde de felakete doğru sürüklenen yerlinin can yoldaşı beyaz adamın içindeki engellidir. Tabii bu iki filmin benzerlikleri olduğu kadar farklılıkları da var. Örneğin Avatar yerlilerin işgal edilen yaşam alanında geçerken, The Shape of Water’da (yine yerlilerin yaşam alanı işgal edilmiş olsa da) yerli, “bizim” dünyamıza getirilmiştir.

Öyleyse bu iki Oscarlı film benzerlikleri ve farklılıklarıyla bize ne söylüyor olabilir?

Bu konuya girmeden evvel, iki filmin arasındaki bir farka daha dikkat çekmek yerinde olacak gibi: Avatar’ın yönetmeni James Cameron Kanadalı, yani birinci dünya vatandaşı, beyaz adamdır. The Shape of Water’ın yönetmeni Guillermo del Toro ise Trump’ın sınıra duvar örerek Amerika’ya girişini engellemek istediği Meksikalılardan biri.

İşte tam bu noktada, Cameron’ın Avatar’ında beyaz adamın yerlilerin yaşam alanında resmedilmesine karşıt olarak del Toro’nun The Shape of Water’ında yerlinin yaşam alanından Amerika’ya zorla getirilişinin öne çıkarılması anlam kazanıyor.

Buradan bakıldığında, Batı ve üçüncü dünya ilişkisinin alegorisi olan Avatar’ın işlediği iki ırkçı suç Cameron’ın beyazlığına atfedilebilirdi: Birincisi (kuşkusuz filmi Batılı izleyici için çektiği için) işgalci “biz insanlar” yerlileri ise (pozitif bir imaja sahip olsalar da) egzotik “ötekiler” olarak gösterilmesi. İkinci olarak, beyaz adamın yerlilerin baş belası olduğu kabul edilirken aynı zamanda (düpedüz ırkçı bir biçimde) kurtarıcı olarak da yüceltilmesi.

Fakat bir Meksikalının çektiği filmde de “beyaz adam” insan, kendisi ise “öteki” olmasını, yani üçüncü dünyadan çıkan bir yönetmenin kendi suretine Amerikan aynasından bakmasını neye yormalı? Amerikalı izleyiciye onun diliyle seslenmeyi kabullenip üstüne bir de “Bizi buraya zorla getiren sizsiniz,” suçlamasının hemen arkasına “Size tuhaf gelebilecek huylarımız olsa da sevimliyiz”i ekleyerek merhamet bekleyen bir Meksikalı, ne kadar Meksikalıdır?

Girişte değinilen Amerikan kültür endüstrisinin yerele olan hakimiyeti ve beraberinde getirdiği dil ve içerik çürümesi The Shape of Water’da zirveye ulaşmış gibi görünmüyor mu?