Türkiye ekonomisinde sermaye birikiminin dinamikleri ve kriz alametleri – Emre Ergüven

Türkiye’deki sermaye birikiminin dinamikleri sıkışıyor. Dış kaynak ihtiyacı azalmazken gerekli kaynağı bulmak hem iç hem de dış koşullar nedeniyle zorlaşıyor. Faiz oranları, döviz kurları, enflasyon, işsizlik, bütçe açığı, cari açık eşzamanlı olarak artıyor. Hazine’nin verdiği garantiler ve borç yükü tırmanıyor. Verilen teşvikler büyümeyi şimdilik sürdürüyor ama bu emekçilerin gelirlerine yansımıyor. Hem sermayenin büyüme döngüsü hem de bölüşüm ilişkilerindeki çarpık durum ne kadar sürdürebilir meçhul. Krizi ertelemek ve siyasi iktidarın paçasını kurtarmak için uygulanan geçici politikalar daha büyük bir krizle sonuçlanabilir.

12 Aralık’ta üçüncü çeyrek büyüme verileri açıklandığında son yılların en yüksek büyüme oranıyla karşılaşacağız gibi görünüyor (bir önceki senenin aynı çeyreğindeki baz etkisinin de katkısıyla büyüme çift haneli bile olabilir). Geçen sene sonunda apar topar geçilen yeni milli gelir serilerinin ne kadar sağlıklı olduğu tartışmasını[1] bir kenara bırakırsak, %12’ye yaklaşan bir enflasyon ortamında %5-6’lık bir yıllık reel büyüme oranından, yani nominal olarak yaklaşık %18’lik bir gelir artışından bahsediyoruz.

Son bir yılda hangi emekçinin geliri bu kadar arttı? Bu durum, 2017’deki büyümenin önemli bir bileşenini oluşturan devlet teşviklerinin açıkça sermayeye kaynak aktardığını gösteriyor. Hatta birçok emekçinin gelirinin enflasyon oranında bile artmadığını göz önünde bulundurursak, emekçilerden sermayeye fazladan bir kaynak aktarımından da söz edebiliriz. Bu her daim öne çıkarmamız, vurgulamamız gereken bir husus. Kapitalizmin hareket yasaları bu olgu üzerine kurulu zaten. Lakin Türkiye ekonomisinin mevcut durumuna baktığımızda, önümüzdeki dönemde aktarılacak kaynağın yaratılmasında bile sıkıntı yaşanacağı görülüyor; yani bölüşüm ilişkileri ve sınıf mücadeleleri keskinleşecek. Herkesin buna göre pozisyon alması gerektiği açık.

Türkiye’de sermaye birikiminin üzerinde yükseldiği dinamikleri üç ana başlık altında toparlayabiliriz: yabancı sermaye girişi; içeride sermaye birikiminin yeniden üretilmesi (yenilikler, reformlar, restorasyon vb.); dışa açılma çabaları yoluyla sermaye birikiminin sürdürülmesi.

Birinci dinamiği sürdürmek için yapılan faiz artışı ikinci dinamiğin tıkanmasına yol açıyor. Bunun en önemli nedenlerinden biri inşaat sektörünün ekonomide önemli bir yer tutması; yoksa imalat sanayisinin ithalata bağımlı yapısı, artan finansman maliyetlerine rağmen, yüksek faizin dövizi ucuzlatması sonucunda girdi maliyetlerini düşürüp bu sektörün sermaye birikimini sürdürebilmesini sağlıyor (aşağıda daha ayrıntılı açıklayacağım gibi, sağlıyordu demek daha doğru tabii).

Ayrıca dünya ekonomisindeki likiditenin daha bol olduğu dönemlerde bunun ikinci dinamik üzerindeki etkisi pek hissedilmiyordu ya da bu etki ihmal edilebilir düzeydeydi. Daha doğrusu, sermaye girişi o kadar yüksek düzeydeydi ki, bunun yarattığı ve yaratacağı olumsuzluklar kolayca göz ardı edilebiliyordu (bu para girişi hem sermaye birikiminin sürdürülmesini sağlıyor hem de iç talebi destekliyordu). Ama hem sermaye hareketlerinin yavaşlaması hem de yönünün gelişmiş ülkelere doğru dönmeye başlaması (hatta gelişmiş ülkelere döneceğine dair belirti ve beklentiler dahi yetiyor çoğu zaman), birinci dinamiği sürdürmek için faiz artışında el yükseltme zorunluluğunu ortaya koyduğundan, ilk iki dinamik arasındaki çelişkileri keskinleştiriyor ve bir müddet sonra iki dinamiğin de yararına işlememeye başlıyor. Burada, bu sıkışıklıktan çıkmak için üçüncü dinamiğin, yani dışa açılarak sermaye birikimini sürdürme seçeneğinin gündeme gelmesi beklenebilir. Bu mesele başlı başına ayrı bir yazının konusu tabii ama şimdilik şu kadarını söylemekle yetineyim: dünya ölçeğindeki rekabetten geri kalmamak için Türkiye sermayesi de bir süredir yurtdışındaki yatırımlarını artırma eğiliminde ama bu eğilim şimdilik nicel ve nitel olarak Türkiye ekonomisindeki sıkışıklıkları telafi edecek düzeyde değil.

Bu tabloda taşıma suyla değirmeni döndürme çabası içinde ABD’nin faiz artırıp artırmayacağını, Trump’ın politikaları sonucunda dolar endeksinin ve sermaye hareketlerinin seyrinin ne olacağını, bölgedeki ve ABD-AB cenahındaki siyasi gelişmelerin Türkiye ekonomisini nasıl etkileyeceğini takip ediyoruz. Örneğin Trump’ın vaatlerini yerine getirmek konusundaki başarısızlığı bir ara sermaye hareketlerini yeniden Türkiye gibi ülkelere çevirmişti. Ama su yavaş yavaş çekiliyor ve bugüne kadar çeşitli şekillerde arka planda kalmış olan çelişkiler bir bir ortaya çıkıyor. Şu anda siyasi iktidar bir yandan kendi paçasını kurtarmaya çalışırken diğer yandan da (bununla da bağlantılı bir biçimde) bu sermaye birikimini mümkün mertebe sürdürmeye çalışarak krizi ertelemeye çalışıyor. Daha ne kadar süre başarılı olacağını zamanla göreceğiz.

Üstelik bu tabloda dünya ekonomisinde şimdilerde pek konuşulmayan ama 2008 krizi kadar (belki de daha) şiddetli bir kriz ihtimali de denkleme katılmamış durumda. Türkiye özelinde bakarsak, hem AB hem de ABD ile yaşanan gerilimlerin tırmanmasının mevcut kırılganlıkları tetikleyici bir rol oynayacağı açık. Bu açıdan Reza Zarrab davasının geldiği son aşama ve bunun yaratabileceği sonuçların bu yazıda bahsedilen kırılganlıkları tetikleyici rol oynaması yüksek ihtimal.

Mevcut durumu açıklamakta stagflasyon bile yetersiz kalıyor

Bundan 2-3 sene öncesinde Türkiye ekonomisinde stagflasyon olduğu tartışmasını yapıyorduk. Şimdiki durumu tanımlamakta stagflasyon kavramı bile yetersiz kalıyor.

Ekonominin mevcut durumunda, hem faiz hem döviz kurları, hem enflasyon hem işsizlik, hem bütçe açığı hem cari açık yüksek. Türkiye ekonomisinin kendine özgü koşullarına ve iktisat teorisine aykırı bir durum söz konusu! Türkiye ekonomisinde faiz oranları yüksek olduğunda döviz kurlarının ve bunun yanı sıra enflasyon oranının düşük olması beklenir. Türkiye’nin şu anda yaptığı gibi teşviklerin uygulandığı ve bunun da enflasyonist bir ortama yol açtığı bir durumda, uygulanan genişlemeci politika sonucunda işsizliğin düşmesi beklenir. Türkiye’nin yüksek cari açık verdiği dönemlerde ithalat yüksek olduğundan ve ithalde alınan KDV bütçenin önemli bir gelir kaynağı olduğundan cari açık yüksekken bütçe açığının olmaması veya düşük olması beklenir. Şu anda bütün veriler altüst olmuş durumda yani; faiz yüksek olmasına rağmen döviz kurları düşürülemiyor, enflasyonist politikalara rağmen büyüme istihdam yaratmıyor, hem bütçe açığı hem cari açıktaki artışla beraber ikiz açık uzun bir aradan sonra tekrar karşımıza çıkıyor; bunun sürdürülebilir olmadığı çok açık.

Bir yandan teşviklerle büyüme çabası diğer yandan önlenemeyen enflasyon ve bütçe açığı

Yabancı sermaye girişine dayalı olan Türkiye ekonomisinde sermaye girişleri 2013-2014’ten itibaren eskisi kadar büyümeye yol açmıyordu. Gerçekleştirilen büyüme de kamu harcamalarına veya talep artışına dayalı oldu (özellikle de 2017’deki); yatırımlar artırılamadı, hatta bazı çeyreklerde özel sektör yatırımları düştü.

Özellikle 2016’nın üçüncü çeyreğinde ekonominin küçülmesinin ardından, bir yandan sermaye birikimini sürdürmek için sermayeye çeşitli teşvikler verildi, diğer yandan uygulanan maliye politikalarıyla (kimi sektörlerde KDV indirimleri, istihdam teşvikleri, banka kredilerinin artırılması vb.) iç talep genişletildi. Bu bir yandan yükselen döviz fiyatlarına rağmen cari açığı artırırken, diğer yandan da sanayi yatırımlarının ve kapasitesinin yerinde sayması sonucunda enflasyonu artırdı. TL’nin değer kaybıyla enflasyon daha da artmış oldu. Son dört senedir döviz kurları enflasyonun üzerinde artıyordu (bu maliyet yönlü enflasyonu artırdı); teşvikler ve kamu harcamalarındaki artışla iç talep de canlı tutulmaya çalışıldı (bu da talep yönlü enflasyonu artırdı).

Enflasyonun yanı sıra çekirdek enflasyonda (enerji ve gıda hariç enflasyon oranı) da büyük bir artış var; çekirdek enflasyon da %12’ye yaklaşarak son yılların en yüksek düzeyine geldi. Yani bu enflasyon oranı dönemsel veya geçici değil. Hatta üretici fiyatlarındaki yıllık % 17’lik artışlara baktığımızda bu fiyat artışlarının tüketici tarafına yansımasıyla önümüzde dönemde daha da tırmanması yüksek ihtimal.

Bu teşvikler iç talebi, yani tüketimi artırdı artırmasına ama aynı zamanda kamu açıklarının ve cari açığın da artmasına neden oldu (petrol ve emtia fiyatlarındaki son artışlar da önümüzdeki dönemde cari açık için olumsuz sinyaller veriyor). Bütçe açığındaki artış da faizlerin artmasına katkıda bulundu. Bütçe açığı şu andaki ekonomik işleyişin yumuşak karnı aslında (2017’nin ilk 10 ayında açık 35 milyar TL’yi bulmuş durumda). Çünkü seçimlerle veya sermayeye verilen teşviklerle ilgili kamu harcamalarından kaynaklanan bütçe açığının yanı sıra, bir de henüz bütçe dengesine yansımamış riskler var.

Yap işlet devret (YİD) projelerine verilen kamu garantileri (üçüncü köprü, üçüncü havaalanı, Avrasya tüneli, Osmangazi köprüsü, şehir hastaneleri vb.) sonucunda bütçeden bu projeleri üstlenen sermaye gruplarına önemli miktarda kaynak aktarılacak. Bunlar henüz bütçe dengesine yansımadı, bütçe açığının buna rağmen yüksek olduğunu hatırlatmakta fayda var. Talebi canlandırmak için sağlanan Kredi Garanti Fonu kapsamındaki kredilerden geri ödenemeyip Hazinenin kasasından çıkacak olanları da hesaba kattığımızda varın gelin siz hesap edin bütçe açığının varacağı düzeyi. İrili ufaklı şirketlerden kredi garanti fonu uygulamasının genişletilerek devam etmesi gerektiğini dile getirenler şimdiden arttı bile. Bütün bu kamu garantileri sonucunda ödenecek tutarlar da emekçilerin cebinden çıkacak elbette.

Son yıllarda Hazine garantili dış borçlardaki artış da dikkat çekici. Bu Hazine garantili borçlardan 2001 krizine doğru gidilirken çokça bahsedilirdi. Şimdi o zamanki düzeyinin iki katına çıkmış durumda. Meyve suyu ve gazoza bile konan ÖTV’nin bir mantığı var elbet!

Borçluluk düzeyleri artıyor, döviz kurlarındaki artış önlenemiyor

Artan borçlanma ihtiyacı sonucunda borçlanma limiti çoktan aşıldı ve bu limiti geriye dönük olarak artırmak için torba yasayla düzenleme yapıldı. Borç çevirme oranı (borçlanma / ana para + faiz ödemesi) artıyor; bu da borç stokunun tırmanmasına yol açıyor. Bankaların kredi/mevduat oranı artıyor (%150 civarı), yani bankalar yeterince mevduat toplayamıyorlar (faizlerin düşürülememesinin bir diğer nedeni de bu). Verdikleri kredinin bir diğer kaynağı dış finansman ama o da azalıyor; yaklaşık 2 senedir net dış finansman (bulunan yeni kaynak eksi geri ödeme) çoğunlukla negatif, yani çoğu zaman alınan yeni borçtan daha fazla ödeme yapılmış durumda. Ayrıca döviz kurundaki oynaklıklar nedeniyle dışardan borçlanıp bunu TL cinsinden borç vermenin risk primi epey artmış durumda.

Yavaşlayan ve/veya istikrarsızlaşan sermaye girişlerinin yanı sıra artan döviz ihtiyacı ve siyasi riskler döviz kurlarındaki yükselişin önlenememesine yol açıyor. 2016 sonu, 2017 başında döviz piyasasında bir düzeltme yaşanmıştı, mevcut kırılganlıklar nedeniyle sonrasının geleceği belliydi; daha sonrasında nereye kadar varacağını kestiremiyoruz. Bu düzeltmelerin bu kadar şiddetli olmasına yol açan özel sektör borçluluğu ise artarak devam ediyor. Türkiye’nin dış borç stokunun yaklaşık dörtte üçü özel sektöre ait. Ağustos 2017 itibariyle finansal kesim dışındaki firmaların net döviz pozisyonundaki açık 212 milyar dolar civarında, bunun yaklaşık 7,5 milyar doları ise kısa vadeli.

Türkiye’nin kısa vadeli dış borcu 108,7 milyar dolar, uzun vadeli borçlardan vadesi 1 yıldan az kalanları da hesaba kattığımızda 1 yıl içinde yapılması gereken borç ödemesi 170 milyar dolar. Önümüzdeki 1 yıl içinde cari açığı 30-40 milyar dolar düzeyinde tutabilsek bile en az 200 milyar dolarlık bir döviz ihtiyacından bahsediyoruz. TCMB’nin bütün döviz rezervlerinin brütü bile 94 milyar doları ancak buluyor, net döviz rezervi ise 30-35 milyar dolar arasında dolaşıyor. Yani TCMB’nin rezervlerini kullanarak bu ihtiyacı karşılamaya çalışması mümkün değil.

2014’ten 2015 ve 2016’ya gidilirken Türkiye’ye sıcak para girişi azalmıştı. 2016’dan 2017’nin sonuna gelindiğinde ise bir azalma olmadığı, aksine sıcak para stokunda bir artış olduğu görülüyor. Yani döviz kurlarındaki son yükseliş henüz bir sıcak para kaçışı olmadığı halde yaşandı. Bu da Türkiye’deki aktörlerin döviz talebinin kurların yükselmesinde önemli bir etken olduğunu gösteriyor. Ekim 2016 ile Ekim 2017 arasında döviz mevduatlarının toplam mevduatlar içindeki payı %39’dan %43’e çıktı. Zaten “döviz bozdurun” çağrıları da pek işe yaramadığından mıdır bilinmez artık duyulmaz oldu!

Siyasi otorite de faiz konusunda tükürdüğünü yalamak zorunda kaldı. Hem enflasyonun hem bütçe açığının hem de döviz kurlarının yüksek olması ve bir türlü düşürülememesi, bunun yanı sıra yüksek miktarlardaki döviz ihtiyacı faizlerin bir süre daha düşmeyeceğini gösteriyor, kim ne derse, ne dilerse dilesin!

Günü kurtarmaya çalışırken kriz ağırlaşıyor

Mevcut tabloda günü kurtarmaya yönelik yapılan hamleler krizin daha ağır bir şekilde yaşanmasına neden olabilir. Ben bu açıdan Türkiye ekonomisinin şu andaki durumunu, ertelenip ertelenip daha şiddetli bir şekilde ortaya çıkan 1979 krizi öncesindeki duruma benzetiyorum.

Siyasi iktidar bu sıkışıklığı aşmak için son olarak vergi artışlarına başvurdu ve bu şekilde yük büyük ölçüde emekçilerin sırtına yıkılacak. Ama bu etkilerin bir de tepkisini olacağını hesaba katmak gerek.

Son olarak, ekonomiyi sürüklediği düşünülen konut piyasasında bir aşırı üretim durumu söz konusu; faizlerin yükseldiği ve daha da yükseleceği bir ortamda bu aşırı üretimi ucuz ve bol kredilerle eritme imkanı da pek yok. İnşaat sektörünün dış borç yükü de çarpıcı: özel sektörün uzun vadeli dış borç yükünün %7,1’i inşaat sektörüne, %2,1’i de gayrimenkul faaliyetlerine ait (kıyaslama açısından imalat sektörünün tamamının payının %11,9 olduğunu söyleyeyim). Yükselen döviz, artan maliyetler, düşen satışlar bize potansiyel bir krizin denklemini veriyor sadece.

Kısacası, gemi su almaya başladı ve bir deliği tıkamak için hamle yapılırken başka delikler patlak veriyor. Gemi batarken o bildik söylemle karşılaşacağız yine: “Hepimiz aynı gemideyiz, gemiyi kurtarmak için herkes fedakarlık yapsın.” Bu süreçte, aynı geminin yolcusu olmadığımızı aklımızdan çıkarmamamız gerek!

[1] Bu konuda Korkut hocanın yeni milli gelir serisindeki tutarsızlıklarla ilgili yazılarına bakılabilir, özellikle de şu yazıda gayet net ortaya koyuyor durumu.