Türkiye ekonomisindeki stagflasyon eğiliminin kökenleri ve yaklaşan kriz – Emre Ergüven

Türkiye ekonomisi artık göstere göstere stagflasyonist bir sürece (yani hem yüksek enflasyonun hem de durgunluğun hatta daralmanın yaşandığı bir duruma) doğru gidiyor. Durgunluk veya daralma aşaması henüz başlamamakla birlikte önümüzde dönemde kaçınılmaz olarak bir kriz yaşanacağı konusunda çoğu kişi hemfikir (sadece şiddetini ve tam zamanını kestiremiyoruz). Enflasyonist süreç ise çoktan başladı (Temmuz tüketici enflasyonu %16’ya dayandı); üretici fiyatlarındaki yüksek seyri ve TL’deki değer kaybını göz önünde bulundurunca henüz en kötüsünü görmediğimiz de açık.

Bu stagflasyonist sürecin tek bir nedeni yok elbette ama mevcut üretim yapısıyla çok yakından ilintili yapısal kökenleri var. Durumu tespit etmek açısından bu arka planı ortaya koymak elzem.

Bilindiği gibi Türkiye 1989’da sermaye hareketlerini serbestleştirdikten sonra yabancı sermaye girişleri ekonomiyi yönlendiren önemli bir unsur oldu. Türkiye dış kaynak çektikçe ihracatı, büyümeyi sürdürüyor, sermaye kaçışı olduğunda da krize giriyordu. Bu döngü, 2001 krizinden sonra yeniden yapılandırılan ekonomik, siyasi ve kurumsal çerçevede daha da belirginleşti ve sistematik bir hal aldı; üstüne üstlük bu dönem, dünya ekonomisinde likidite bolluğunun yaşandığı dönemlerle çakıştı.

Küresel likidite bolluğunun olduğu dönemlerde sermaye girişleri, hem dış kaynak ihtiyacını karşılıyor hem de döviz kurlarını düşürüp ithal girdilerin ucuza sağlanmasına yarıyordu. Sermaye hareketlerini çekmek için faizlerin görece yüksek olması ise sermaye bolluğundan dolayı yatırımları (ve inşaatı) pek olumsuz etkilemiyordu. Hatta FED nicel gevşeme (QE) politikasını uygulamaya başladıktan sonra oluk oluk döviz akmış ve bu sayede faiz oranları da düşürülebilmişti. Bu çerçevede sermaye girişi arttıkça ithalat artıyor, üretim artıyor, ihracat ve büyüme artışı da böyle sürdürülüyordu. 2008 krizinde olduğu gibi sermaye çıkışı olduğunda da küçülme yaşanıyordu.

Mayıs 2013’ten itibaren ise küresel likidite bolluğu sona ermeye başladı, bu süreç halen devam ediyor (sürecin bu kadar uzun sürmesinin sebebi ise bu parasal sıkılaşmanın hem ABD ekonomisindeki hem dünya ekonomisindeki dengeleri gözetme ihtiyacıydı). Bu çerçevede FED önce nicel gevşemeye aşama aşama son verdi, ardından da faiz oranlarını artırmaya başladı, peşinden de bilançosunu küçültecek; bu sıkılaştırma birkaç yıl daha sürebilir yani. Sırada da Avrupa Merkez Bankası (ECB) var daha, hatta belki de Japonya. Türkiye’nin kendine özgü siyasi riskleri de sermaye girişlerinin azalması konusunda işin tuzu biberi oluyor.

 

Bunların sonucunda sermaye girişleri çok yavaşladı, bazı dönemler eksiye döndü. Bir yanda sermaye girişlerinin artması için faiz artırma gerekliliği, diğer yanda durgunluktan dolayı (özellikle inşaatta) düşük faiz ihtiyacı arasında sıkışma oldu, süreç de iyi yönetilemedi. Böylece sermaye girişlerini devam ettirme yönünde büyük sermayenin ihtiyaç duyduğu tepki verilemedi ya da çok geç verildi, bu da alınan önlemlerin daha az etkisinin olmasına ya da daha çok faiz artırma zorunluluğuna yol açtı.

 

Hem bu sebeplerden, hem de döviz borcu çok yüksek olan özel sektörün döviz talebinin artmasından döviz kurlarında ani artışlar oldu. Bu, ne zaman olacağı bilinmemekle birlikte beklenen ve kaçınılmaz olan bir sondu. Aslında sonun başlangıcı demek daha doğru.

 

İthalata bu kadar bağımlı bir üretim yapısında, bir yandan sermaye girişlerinin yavaşlaması (ve maliyetlerin artması) yatırımları sekteye uğrattı, yani durgunluğa yol açtı; diğer yandan büyük ölçüde döviz kurlarına bağlı olarak (tabii başka faktörler de var, bunun için şu yazıya bakılabilir) enflasyon arttı, %16’ya dayandı, daha da artacak. İthal girdi oranı yüksek sektörlerde fiyatların yükselmesine bağlı olarak talep düşüşü yaşandı; hatta bazı sektörlerde hem arz (maliyet artışları nedeniyle) hem de talep düşüşü oldu (bunun da anaakım arz-talep teorisinin açıklayamayacağı bir durum olduğunu belirtmek lazım.)

 

Yani Türkiye ekonomisi mevcut üretim yapısıyla ve dünya ekonomisindeki mevcut konjonktürle (küresel likiditenin daraldığı durumlarda) yapısal olarak stagflasyona girme eğilimindedir. Bu eğilim de gerçekleşmek üzeredir.

 

Özellikle 15 Temmuz darbe girişiminde sonra derinleşen stagflasyon belirtileri sonrasında, hükümet durgunluğu aşmak için çeşitli teşvikler verdi ve bunun sonucunda ekonomi 2017’de yüksek büyüme oranlarına ulaştı (%7,4). (Tabii bu büyümeden emeğe düşen pay sürekli azaldı, orası ayrı.) Büyüme sağlanmasına sağlandı ama bu verilen teşviklerle hem bütçe açığı arttı hem (ithalat talebinin artmasıyla) döviz kurları daha da yükseldi hem cari açık arttı hem de enflasyon artmış oldu. Aslında bu hamlelerle kriz/stagflasyon ertelenmiş oldu, ama bir yandan da sorunlar daha da büyüdü.

 

Bu noktada özel sektör borçluluğu ciddi bir sorun olarak karşımızda duruyor. Bunun yanı sıra kamunun da borç yükü artıyor; üstelik bu sene faiz dışı fazla da eksiye döndü, yani borçların sadece faizini ödemek için ve devletin faiz dışındaki giderlerini döndürmek için bile yeni borçlanma gerekiyor. Bu, artan enflasyonla beraber tahvil faizlerini daha da artıracak.

 

Özel sektörün hem döviz artışından dolayı borç yükü artıyor hem de artan maliyetler ve artan faizler sonucu kârlılığı düşecek. Büyük firmaların borç/özkaynak oranları 2001’den beri en yüksek düzeyinde. Stagflasyonist bir ortamda bu kadar yüksek faiz oranlarıyla küçük ve orta ölçekli birçok firmanın da ayakta kalması zorlaşacak (ki faizlerin daha da artacağını hatırlatayım). Bütün bunlar borçların ödenememesi ve iflas risklerini çok yükseltti. Bu borçların alacaklısı olan bankalar da risk altında; bankaların takipteki alacakları şimdiden son 15 yılın en hızlı yükselişini yaşadı. Ülker ve Doğuş’tan sonra Bereket Enerji Grubu ve Emay İnşaat da borçlarını yapılandırmak için sıraya girdi. Bankalardan ziyade tedarikçilerine borçlu birçok firma da konkordato ilan etmeye başladı. Bunlar da daha buzdağının görünen yüzü. Kısacası bu kış sert geçeceğe benziyor.