Türkiye krize girecek mi? – M. Murat Kubilay

“Türkiye krize girecek mi?” tartışması ekonominin daralmasıyla birlikte cevaplanmış oldu. Hükümetin aldığı önlemler sınırlı etki yapıyor ve krizden hızlı çıkış mümkün gözükmüyor. Peki ya dışarıdan destekle toparlayabilir miyiz? IMF, Türkiye’nin kurtarıcısı olabilir mi? İzlenen savurgan politikaları önleyebilir, ekonomi politikasına ilişkin popülizmi sona erdirebilir, açıklanan istatistiklerde şeffaflığı artırabilir mi? Yoksa alacaklıları kurtarıp iflası önler ama vatandaşların uzunca yıllar bir dar boğazda yaşamasına mı neden olur? IMF nedir, ne değildir? Yunanistan’da IMF neticesinde ne oldu? Kemer sıkma israfın önlenmesi mi demek? Eğer öyleyse neden Britanya’da çalışmadı ve ısrar edildi? Hükümet IMF’yi tercih eder mi? IMF’siz IMF anlaşması olur mu? Tüm bu soruları bu bilgiselde yanıtlayalım. Kısaca IMF hakkında bilgi vererek başlayalım.

İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda (1944) yeni dünya düzeni çerçevesinde kurulmuş olan IMF, ülkeler arası ödemelerin sorunsuz çalışmasını amaçlar. Düzenli cari açık veren ve bu açığı borç ile finanse eden ülkelerin (2002 sonrası Türkiye) borçları sürdürülemez seviyeye geldiğinde devreye girerek alacaklı-borçlu ilişkisinin iflas olmaksızın sürdürülebilmesini sağlar. IMF, öncelikli olarak alacaklıları kurtarmayı amaçlar. Borçlu ülkelere belirli koşullar altında verdiği kredi dilimlerinin ve diğer yatırımcılarının kalan alacaklarının geri ödenebilmesini sağlar. Bu çerçevede borç verdiği ülkelerin maliye ve para politikalarına müdahale ederek borç tahsilatlarını mümkün kılar. IMF, Osmanlı İmparatorluğu’ndan borç tahsilatı yapmak amaçlı kurulmuş Düyun-ı Umumiye kadar yetki sahibi ve kötü şöhretli değildir. Ancak yine de tarihimizde yer alan bu acı kurumun günümüze uyarlanmış bir uzantısı olarak çalışır. IMF-Türkiye ilişkisine geçmeden önce Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik durumun temelinin aşırı dış borçlanmaya bağlı olduğunu hatırlatalım. Türkiye’nin döviz cinsi brüt dış borç stoku 448 milyar dolar, net dış borcu stokuysa yaklaşık 282 milyar dolar. Bu borcun büyük çoğunluğu özel sektöre ait. Kur artışlarından dolayı son 6 yılda özel sektör kar edebilme kabiliyetini yitirmiş durumda; yani kazanarak bu borcu geri ödeyemiyor. Geriye bu borcun belirli garantiler verilerek döndürülebilmesi kalıyor. Reel sektör şirketleri ve hatta bankalar yurt dışında yeterli itibara sahip olmadıkları için bu garantileri vermek devlete düşüyor. Türkiye’nin dış borcunun alacaklıları herhangi bir devlet veya devletler üstü kuruluş değil. Alacaklımız içerisinde büyük bankaların, fonların ve varlıklı kişilerin bulunduğu uluslararası yatırımcılar. Bu borcun döndürülmesi için alacaklıların kabulü veya mevcut alacaklılar yerine yeni büyük bir alacaklının müdahil olması gerekiyor. Bu noktada devreye IMF giriyor. Türkiye büyüklüğündeki bir ülkenin ihtiyacı olan döviz kredisinin 50-100 milyar dolar arasında olması muhtemel. Bu boyuttaki bir krediyi verebilecek güce yalnızca ABD, AB ve Çin hazineleri sahip. Doğrudan devletlerden borçlanmak çok ağır siyasi taleplere neden olduğu için kolay kolay tercih edilmez. Zaten bu 3 ülke grubu da böyle bir kredi riskini doğrudan yüklenmez ve borçlu ülkeye IMF’nin kapısını göstermeyi yeğler.

Yeri gelmişken belirtelim: Katar dahil Körfez ülkelerinin Türkiye’nin dış finansman açığını kapatabilecek gücü yok ve olsaydı da tek başlarına böyle bir riski yüklenmezlerdi. Bugüne kadar Katar’ın vadettiği paraların gerçekten gelip gelmediği meçhul. Bununla birlikte net hata ve noksan denilen kayıt altına alınamamış önemli miktardaki paranın kaynağı bu ülke grubu olabilir. Son birkaç yılda yaşandığı üzere bu tip fon girişlerinin etkisi günü kurtarmakla sınırlı ve toplu bir iflasın yükünü karşılayamaz. Türkiye’de AKP iktidarının popülist söylemlerinden ötürü IMF yolunun tercih edilmesi kolay değil. Daha önce gündeme geldiği gibi McKinsey gibi Batılı danışmanlık şirketleri vasıtasıyla IMF’siz IMF reçeteleri uygulanabilir. Riskliliği ve süresi daha olumsuz bu tercihin başarılı olmayıp doğrudan IMF kapısı nihayetinde çalınabilir. Bu kısımlar şu anda hükumetin tercihine bağlı; ancak hangi yöntem seçilirse seçilsin uygulanacak reçete az çok aynı ve bu konuda hükümetin etki alanı sınırlı. IMF olsun veya olmasın uygulanacak IMF reçetelerinin sonucu büyük ölçüde benzer olumsuzluklar içeriyor. Bu olumsuzlukları kabul etmeden IMF vasıtasıyla veya IMF’siz borçları döndürmeye kalktığınızda uluslararası finansörlerden olumlu yanıt almanız mümkün değil. Peki bu derece olumsuz IMF reçetesi nedir? IMF programlarının ana ilkeleri devletin kemer sıkma önlemleri alması, kamu varlıklarının özelleştirilmesi ve finansal piyasalarla ticaretin liberalleştirilmesidir (mevzuatların hafifleştirilmesi ve uluslararası rekabete açılması.) Bu ilkelerin temelinde krizlerin ölçüsüz kamu harcamaları sonucu çıktığı, kamu varlıklarının verimsiz yönetildiği ve özel sektörün rekabetçi olamadığı bakış açısı yatar. Bu ilkeler şüpheli olmakla birlikte; doğruluğu varsayılsa bile Türkiye’nin bugünkü sorunlarıyla örtüşmez. Peki neden? Türkiye’nin ekonomik krizinin temelinde devletin değil özel sektörün döviz cinsi net 197 milyar dolarlık borcu var. Ayrıca son 16 yıldaki özelleştirmeler neticesinde kamu mülkiyetinde veya etkisinde kalmış olan sektör oldukça az; yani satılacak pek bir şey yok.

Son olarak Türkiye’deki ticari hayat fazlasıyla uluslararası rekabete açılmıştır (özellikle tarım sektörü) ve finansal kurumların daha serbestleşmesinin 2008’de Batı’dakine benzer krizler yaratma durumu vardır. IMF bile yaşanan sorunlar ile önerilen IMF çözümleri arasındaki uyuşmazlığın farkındadır ve bu uyuşmazlık kesinlikle Türkiye’nin krizine özel değildir. Neoliberalizm dediğimiz, 1980 sonrasındaki hakim ideoloji bu programların değiştirilmesine müsaade etmez. Ekonomik krize girmiş bir ülkede güven kaybolur ve iç talep çöker. Devletin görevi ilk olarak vatandaşların ve özel sektörün harcamalarını canlandırmak olmalıdır. Aksi takdirde ekonomi küçülmesi gerekenden de öte küçülür ve sonunda buhrana dönüşen bir kısır döngüye girilir. Böyle bir durumda genişleyici maliye politikası uygulanır; yani tüketicilerin ve özel sektörün yapmadığı harcamalardan oluşan talep noksanlığını kamu kapatır. Kapitalizmin kalesi ABD, 1929’daki Büyük Buhran’dan bu şekilde çıkmıştır. (New Deal-Yeni Uzlaşı)

Makroekonomik olarak yapılması gereken bu olmasına rağmen IMF az önce belirttiğimiz kemer sıkma (austerity) önlemlerini size dayatır. Bunun sonucu dış alacaklılar borç tahsilatlarını yaparken; söz konusu ülkenin krizin iyice derinliklerine düşmesi olur. Kapitalizmin merkez ülkelerinden olan ve 2010 sonrasında sıkı bir kemer sıkma programı uygulayan Britanya’dan faydalanarak bu durumu açıklayalım. 2010 sonrasında Britanya kamu harcamalarının GSYH’ye oranının %45’ten %39’a düştüğü görülüyor; yani gerçekten kemer sıkılmış.

İşin enteresan yanı ise kamu harcamaları azalsa ve dünyada faizler tarihi düşük seviyede olsa da Britanya’nın kamu borcunun GSYH’ye oranı beklentinin tam tersi bir şekilde artmış. Aşağıdaki görselde Britanya’nın kamu borcunun GSYH’ye oranı bulunuyor.

Devlet kemer sıktıkça enteresan bir şekilde borçluluk oranı artıyor. Peki bu nasıl mümkün olur? Çünkü kemer sıkma politikası iç talebi tamamen bitirir ve ekonomideki dinamizm azaldıkça vergi gelirleri daha da azalır. Ya özel sektör? Özel sektör güçlü büyüme elde edilemeyince borç ödeyebilme kapasitesini artıramamış. Yatırım amaçlı değil, yalnızca şirketlerinin iflasını önleyebilmek için borçlandıkça borçlanmışlar (2013-2019 Türkiye’si) ve haliyle özel sektör borcunda gözle görülür bir düşüş yaşanmamış.

Kısacası kemer sıkma programlarının ardından özel sektörün canlandırılıp kar ederek borcunu azaltması başarılamadığı gibi kamu borcu artmış. Bu politikanın tek sonucu kamu borçlarının artması değildir çünkü ekonomideki bu değişim her bireyi ayrı ayrı etkiler. Kemer sıkma programları çerçevesinde kamu çalışanların ücretleri reel olarak sabitlendiği ve hatta kimi zaman düşürüldüğü için orta gelirli tahrip olur. Eğitim, sağlık ve çocuk-yaşlı bakımı gibi alanlarda kamu hizmetleri iyice azaltılır; sosyal hizmetler iyice sınırlandırılır. Elbette Türkiye’nin bu kısımda durumu belli açılardan farklıdır. Türkiye’de hem merkezi hükümet hem de yerel yönetimler oldukça savurgan bir şekilde yönetilir. Buna rağmen kemer sıkma programı sakıncalıdır ve bu duruma bilgiselin ileri kısımlarında yer vermekte fayda var. IMF programının 2. ayağı olan özelleştirmeyi çok uzun konuşmaya gerek yok. Daha açık bir ifadeyle satılacak çok bir şey zaten kalmadı. Çünkü Türkiye özelinde özelleştirme programına alınabilecek kurum sayısının iyice azalması ve daha önceki Tekel ve Türk Telekom özelleştirmelerinde yaşanan fiyaskolar nedeniyle bu önerinin iyi niyetine inanıp uzunca bir tartışmaya girmeye hiç gerek yok. Programın bir diğer ayağı finansal ve ticari serbestleşmeninse tıpkı özelleştirmede olduğu gibi Türkiye için kapsamı zaten dardır ve etkisi doğrudan olumsuzdur. Bu politikanın 1990’lı yıllarda Türkiye’de ve 2000’lerde gelişmiş Batı ülkelerinde açtığı sorunlar aşikardır. Ticari serbestleşmenin sonuçlarını da tarımsal üretimdeki çöküş (neden buğday ithal ediyoruz) ve uluslararası fiyatlara bağımlılık (neden fındık fiyatını belirleyemiyoruz) olarak rahatça gözlemleyebiliriz. IMF programlarının hatalı ideolojik bakış açısını, kapitalizmin merkezindeki Britanya’da IMF’siz bir şekilde uygulanmasının sonuçlarını incelemiş olduk. Bu reçetelerin Türkiye’nin iktisadi sorunlarıyla olan uyuşmazlığına da kısaca değindik. Ancak borcun reddedilmesi gibi alışılmışın dışında bir politika izlenmezse, Türkiye’nin mevcut borçluluk durumundan ötürü hükümet bu yolu nihayetinde tercih edecektir.

Dolayısıyla bu konunun bir diğer tarafı olan AKP hükümetinin IMF ile nasıl anlaşacağına değinmeliyiz. AKP’nin 16 yıldır uyguladığı ekonomi politikasının 3 temel ayağı bulunmakta. İlki özelleştirmelere, özel sektörün desteklenmesine ve kamunun zayıflatılmasına dayanan neoliberal programdır. İkincisi ekonomide siyasi İslam’ın unsurları olan tarikatların güçlendiği, Diyanet’e ayrılan payın artırıldığı ve Osmanlı dönemi özentisi içerisinde masrafların yapıldığı israf programıdır. Üçüncü ayak ise özellikle düşük gelir grubu ile arasında kurduğu asgari ücrete ve sosyal yardımlara dayanan seçim odaklı ekonomi yönetimidir. Taktik olarak IMF ülkelerin bütünüyle çaresiz kalacağı güne kadar sabırla bekleyerek ve şartlarının fazla direnç gösterilmeden kabul edilmesini sağlar. IMF için kemer sıkma olmazsa olmazdır ve azaltılacak olan kamu harcamalarının hangi kalemlerden olacağıyla çok ilgilenmez. IMF için önemli olan devletin yabancı yatırımcılara borcunu ödeyebileceği miktarda bütçeden pay ayrılmasını sağlamaktadır. Dolayısıyla kemerin nereden nasıl sıkılacağında söz sahibi daha çok AKP’dir. Peki AKP nasıl bir yol izler? Diyanet İşleri Başkanlığı’nın AKP gelmeden önce 2002 yılındaki bütçe büyüklüğü 553 milyon TL’dir. Ekonomik dinamizmde bozulmanın ilk başladığı 2011 yılındaki miktarı ise 3,2 milyar TL’ye çıkmıştır. [1] Böyle bir döneme girdiğinizde Diyanet bütçesinin kısılarak daha verimli alanlara aktarılmasını beklemek gerekse de gerçekleşen çok daha farklı oldu. 2018 yılı Diyanet bütçesi 7,8 milyar TL’ye çıkmıştır. [2] Belki hükümet mevcut ekonomik gidişatın ciddiyetini yeni anlamış ve 2019’da Diyanet bütçesini kısmıştır diyenler olabilir. Acı gerçek ise biraz daha artırılarak 10,5 milyar TL’ye çıkarıldığıdır. [3]

Özetle AKP bu koşullar altında bile israf ekonomisinden ve kendi ideolojik tercihlerinden feragat etmemektedir. Dış borç ödemeleri için bir diğer yöntemse özelleştirmelerin artırılarak tek seferlik gelir elde edilmesidir. Ancak kamu mülkiyetinde kalmış az sayıda varlık bulunmakta. Kamu bankaları gibi görev zararı vermeye başlayan kurumların pazarlanabilmesi mümkün değil. Savunma sanayi, enerji sektörü ve elde kalan birkaç KİT’in satışı dış borç geri ödemelerine yetmez. Öyleyse geriye kemer sıkılacak tek bir yol kalıyor: devletin çalışanlarına verdiği ücret, istihdam yaratma amaçlı kullanılan özel sektöre kullandırılan teşvikler ve kamunun özellikle dar ve orta gelir grubuna sağladığı sosyal hizmetlerin kesilmesi.

Daha açık bir ifadeyle 2018, asgari ücretli ve kamu çalışanlarının enflasyona ezdirilmediği son yıldı. Devletin yeni istihdamı güçlendirmek için uyguladığı SGK priminin, çırak vb. maaşlarının ve KOBİ’lere sağlanan benzeri teşviklerin de sonuna yaklaşmış durumdayız. Özetle kemer sıkma önlemlerinin Cumhurbaşkanlığı’nın israf bütçesini, MEB üzerinden imam hatiplere verilen desteği veya Diyanet’in ekonomiye katkısı olmayan harcamalarını kapsayacağını sanmak büyük saflık olur. IMF’nin iyi niyetli olmadığını, Türkiye’nin ihtiyaçlarıyla uyuşmadığını ve AKP eliyle yürütüldüğünde tahribatın daha büyük olacağını belirttik. Borcun reddedilmesi gibi radikal bir politika denenmezse mevcut finansal düzende bu programın kabul edilmesi bir zorunluluk(!) IMF ile kalıcı sonuç elde etmek zor; bugüne kadar yapılan 19 stand-by anlaşmasıyla başarılamadı. 2001 sonrasında uygulanan kamunun zayıflatılıp özel sektörün desteklenmesinin bugünün özel sektör borç krizini yarattığını ve özelleştirme peşkeşlerini hatırlatmak gerek.

Peki IMF programlarının Türkiye’ye kayda değer hiç faydası yok mu? Elbette var. Çünkü doğrudan/dolaylı IMF tercih edilmezse ve borcun reddi gündeme gelmezse bu durumun sonucu Türkiye moratoryum ilan edebilir, yani dış borçlarını ödeyemeyerek iflas edebilir. Böyle bir durumda bankaların kredibilitesi azalır, dış ticaret durur ve bir kaos ortamı yaşanır. IMF’in desteği böyle bir süreci önler. Ancak IMF programının varlığı krizin bu denli derinleşmesini önlese de süresinin uzamasına neden olur. Britanya örneğinde olduğu gibi kriz yıllarca sürer ve yeni normal haline gelir. Ötesi Türkiye’nin içinde bulunduğu durum için Britanya değil, Yunanistan daha uygun bir örnek. 2010’da IMF ile anlaşan ve geçen 9 yılda krizden çıkamayan Yunanistan’ın 2060 yılına kadar AB ve IMF’ye 322 milyar avro borç ödeme taahhüdü var. Yani iki kuşak boyunca Yunanistan’da insanlar yalnızca hayatta kalmak ve aşağıdaki görseldeki rekor borcu ödemek için çalışacak.

Özetle IMF anlaşması hızlı ve acılı bir ölümden sizi kurtarsa da sizi yıllarca yatalak hasta yapar. Bir nevi denize düşüp yılana sarılmak. Gerçek anlamda kurtuluş yabancıların sermaye destekli kurumlarında aranamaz. 1920’lerin iktisadi bağımsızlık politikasıyla mümkün olur. Bu bilgisele bağlantıdan ulaşabilirsiniz. Bu yazı dizisinin 7. ve son bölümünde hızlı bir çıkışın mümkün olmadığı ve IMF’nin kurtarıcı rolü üstlenemeyeceği bir ortamda krizin ekonomik bir buhrana dönüşme ihtimalini inceleyeceğiz.

Kaynak: https://twitter.com/mmkubilay/status/1111312724015886336?s=19