Türkiye Solunun Tabanı – M. Görkem Doğan & Başaran Aksu

On dört yıllık AKP yönetiminin ardından özellikle son yıllarda iyice açık hale gelen reisçi eğilimin güçlenmesiyle Türkiye siyasi olarak ortadan ikiye bölünmüş gibi görünüyor. 16 Nisan halkoyunun da ortaya koyduğu üzere bir tarafta reisi ne olursa olsun destekleyenler var diğer tarafta da karşıtları. Reisçi taban büyük oranda Türkiye’nin geleneksel milliyetçi mukaddesatçı siyasal geleneğinin anlam dünyasının referanslarıyla konuşuyor. Dolayısıyla bunlar sağ taban. Reisçi olmayanlar içindeki ana çekirdek ise CHP ve HDP seçmeninden oluşuyor. Bu toplam birbirine pek benzemeyen unsurlardan oluşsa da bunların önemli bir kısmı sosyalistlerin yazıp çizdiğine kulak kabartan, demokratik kitle örgütleri içinde sosyalistlerle çalışmaya alışık, sosyalistlerin yürüttüğü kimi faaliyetlere maddi manevi katkı vermekten çekinmeyen insanlar. Yani geleneksel sol taban. Tam da bu yüzden reisçi olmayan toplamda siyasi etkinliğimizi ve etkimizi artırmak için özellikle bu kesime odaklanan bir siyasi faaliyet planlanması gerektiği fikrine sosyalist çevrelerde sıkça rastlıyoruz.

Genelde iki mahalle metaforuyla anlatılan bu durumun bir düzeyde açıklayıcılığı olduğu ortada olsa da, Türkiye’de tarihsel olarak bulunduğu varsayılan bu toplumsal ayrımın en klasik örneğini Şerif Mardin’de gördüğümüz Weberci yaklaşımın izlerini taşıdığı aşikâr. Buna rağmen bu parametreyi kullanan siyasal analizler hiç değilse bu dönem kısmen açıklayıcı olabilir. Metin Çulhaoğlu sağ taban üzerinde sosyalistlerin etki gücünün doğal sınırlarına işaret ederek, sağ tabanı etkilemek için bile diğer tarafta güçlü olmak gerektiğini vurgulayarak ve sağ tabanı etkilemeye çalışırken sosyalist ideallerin inceltilmesinin olası tehlikelerinin altını çizerek bu parametreyi kullanan dikkate değer bir katkı yaptı*. Bu tespitleri, en genel anlamda haklı bulmakla birlikte esas olarak kentli ve seküler değerlere sahip olmakla ayrılan yukarıda tanımladığımız muhayyel sol tabana odaklanmanın niye benzer tehlikelerden otomatik olarak münezzeh olduğunu anlayamadık.

Kuşkusuz ideoloji kitlelere hakikati içten ve ısrarlı bir biçimde anlattığınızda ortadan kalkacak basit bir kurgu değildir. Çok militan bir sendikal faaliyet yürütülen bir işyerindeki Sünni Türk işçilerin herhangi bir politik kışkırtma ortamında Alevi mahallesine saldıranlar arasında olması bu türden çalışmalar içinde olanları şaşırtmaz. Bu, o işyerini örgütlemek için harcadığınız ayların boşa gittiği anlamına gelir mi? Biz Umut Sen’de işçiler arasında çalışmayı esas olarak faaliyeti yapanlar için bir eğitim olduğunu düşünürüz. Bu nokta önemli çünkü proleter devrimcilik sadece kitabi bir eğitimle kazanılabilecek bir özellik değil. Sol taban diye ifade edilen kesim küçümsenmeyecek bir oranda eğitimli, kentli, orta gelir grubundan gelen insanlardan oluşuyor. Bunların gündelik hayatlarında rutinlerinde geliştirdikleri özelliklerin, eskiden biraz da aşağılayıcı biçimde burjuva konformizmi diye adlandırılan ruh hali, içinde bulundukları siyasal kurumlarda da baskın olmaları durumunda siyasal düzene karşı yıkıcılık anlamında devrimciliği törpüleme tehlikesini ortaya çıkarmaz mı? Bu durumu da tıpkı solun kendi söylemlerini nabza göre şerbet verelim diye mezhepçi şoven kültürel etki altındaki mavi yakalı işçilere göre yumuşatması gibi değerlendirmek ve bir o kadar tehlikeli bulmak gerekmez mi? Biz Gezideki direngenliğin hızlıca yerel seçimlerdeki basgeç konformizmine dönüşmesinde bu sosyolojinin özelliklerinin etkin olduğunu düşünüyoruz. Bir devrimci siyasal odak belki buna o dönem müdahale edebilirdi ama bu müdahale herhalde sol tabanın sosyolojisine teslim olarak yapılamazdı.

Çulhaoğlu’nun işaret ettiği bir başka nokta reisçi kesimdeki yoksul emekçi yoğunluğunu bugünden yarına yanımıza çekmenin mümkün olmaması, bunların ancak tarafsızlaştırılmaları söz konusu olması ki bunu kendisi de ifade ediyor. Yalnız bu tarafsızlaştırma kanımızca olmazsa olmaz ve veriye baktığımızda 7 Haziranla 1 Kasım arasındaki bizim açımızdan olumsuz fark da bu tarafsızlaşma eğiliminin kutuplaştırma siyasetiyle etkisizleştirilmesiyle ilintili. Karşı tarafı tarafsızlaştırmak için de evet sol tabanda güç olmak gerekir ama bir o kadar da sağ tabanın emekçi kesimlerine dönük propaganda faaliyeti yapmak gerekir. Fakat böyle bir propaganda faaliyeti söz konusu kesimlere değmeden sadece kendi dergilerimizde ya da sosyal medyada sosyal adaletten bahsederek gerçekleştirilebilir mi? Gerek 7 Haziran seçimlerinin sonuçları incelendiğinde gerekse de 16 Nisan referandumu sonuçlarına bakıldığında hem Kocaeli’de ve özellikle de Bursa’da, işçi hareketinin bu iki önemli merkezinde, reisle muhalefet arasında salınan bir kesim görünüyor. Bunların AKP’ye değil de Saadet’e yönelmesi bizim siyasi hedeflerimiz açısından hiç mi önemli değildir! Bursa’da mezhepçi şoven kültürel etki altındaki işçi için Türk Metal’le dövüşmeden sınıf mücadelesi yürütüyoruz diyebilir miyiz ve bu kavga Saray’a karşı mücadelenin de bir parçası değil midir? Yoksa basitçe bir kulturkampf’ın tarafı olmakla mı yetineceğiz.

Kulturkampf demişken tabii ki sol tabanın sadece kentli eğitimli orta gelir gruplarından oluşmadığının farkındayız. Alevi ve Kürt kent yoksulları, Hemşin köyleri, Alevi köyleri bu tabanın esas can damarları. Soma’da Kınık’ın Çepni madencileri olmasa Manisa’nın bu tutucu kasabasında ne kadar çalışma yapabilirdik tartışılır. Öyleyse mezhepçilik Ortadoğu’yu kasıp kavururken ufkunu işçi hareketini bölen kimlik siyasetlerinin ötesine aktif olarak taşıyan bir sosyalist harekete ihtiyacımız var. Tüm zorluğuna rağmen Kınıklı maden işçisiyle Kırkağaçlı maden işçisini bir araya getirecek bir faaliyeti devrimciler ve sosyalistler olarak örgütlemenin tam zamanı değil mi? Sadece Kınık’a gitmeyelim, Kırkağaç’a da bakalım demek, Kırkağaçlı mum söndü falan diye söze başlarsa ona haddini bildiremeyeceğimiz anlamına mı gelir? Bu yüzden sosyalistler Alevilere CHP’nin söylediğinden farklı bir şey söyleyebilmelidir. Bu noktada sol tabanın doğal eğilimlerini sorgulamadan benimsemek sosyalist ideolojinin Kürtler arasındaki etkisinin zayıflamasına benzer bir şekilde Aleviler arasında da etkisinin yitimine yol açacak diye korkarız.

Aslında 70-80 kesitinin sonrasındaki otuz yedi yıldır sol, üç aşağı beş yukarı Metin Çulhaoğlu’nun işaret ettiği stratejiyle hareket ediyor. Oysa bu strateji bizi sadece ayakta tutmaya hizmet etmiştir. Önemi o kadar. Kaybettirdiklerinin muhasebesi ise ayrı bir tartışma konusudur. Ayrıca yapılan Marx alıntısından yola çıkınca “mistik sisin” ortadan kaldırılması görevi “özgürce bir araya gelmiş” bir iradenin varlığıyla açıklanıyor. Yani sorunu işçi sınıfının düzenin ideolojik etkisi altındaki kesimlerinin şu an için kazanılamaz olmasıyla değil. O iradeyi Türkiye’nin “sol tabanının” konforuna sığınarak ortaya çıkarabilir miyiz?

Yarım yüz yıl öncesindeki dizilişin aynen sürmesi olgusu ancak ilk bakışta geçerli olabilir. Derinlemesine bir inceleme ise aslında modernleşme teorisinden mülhem analizlerin zayıflığını ortaya koyar. Anadolu coğrafyasını demografik açıdan değiştiren baykuş değil ihtiyar inatçı köstebek metaforudur. Toplumsal formasyonun köklü bir dönüşüm geçirdiği aşikâr. Bunu görmezsek 16 Nisan’da Esenler, Küçükçekmece gibi ilçelerdeki yükselen Hayır, ya da Bilecik’in Hayır’ı anlaşılmaz olur. Kentlere toplaşmış, proleterleşme süreçlerinin tüm kanunlarına maruz durumda olan iyi kötü eğitimli milyonlar var artık. Tarımda kapitalistleşme süreçleri bitmiş, emperyalist pazara tümüyle entegre olunmuştur. Artık Sivas’tan, Tokat’tan kalkıp bir kentin kenar mahallesinde hazine arazisi işgal edip açık filizlerle zamanla kat kat bina çıkmak dönemi bitmiştir. Kentsel rantın sermayece denetim altına alınması ve mülkiyet ilişkilerindeki parçalanmanın yoğunlaşması, akrabalık, hemşerilik dayanışması olgusuyla açıklanan yoksulluğun nöbetleşerek paylaşılması, devredilmesi, ötelenmesi dönemi kapanmıştır. Bir ayağı köyde olmanın sınıf bilincinin oluşumunu ketleyici etkileri sönme noktasına gelmiştir. Trabzon-Beşikdüzü’nün Hayır’ını geçmişte orada kurulan Köy Enstitüsüne bağlayan akıl Balıkesir’in madenci ilçesi Savaştepe’sindeki yüksek Eveti anlatamaz. Savaştepe’de de Beşikdüzü’ndeki gibi hatta ondan daha büyük bir Köy Enstitüsü vardı geçmişte. Bu farkı açıklamak için bakmamız gereken neoliberal sürecin her iki kentin insanlarını uzak geçmişte değil de yakın geçmişte, solun kimlik siyasetiyle uğraştığı son otuz yıllık dönem içinde, olup biten olmasın.

Anlaşılsın diye ülkemiz topraklarında halkın kendi kendini yönetme pratiğinin ilk örneği olan Fatsa’yı ele alalım. On binlerin “Fındıkta Sömürüye Son” mitinglerinde devrimciler önderliğinde mobilize edilebildiği, komitelerle halkın kendi sorunlarına çareler üretebildiğini deneyimlediği ilçede Evetin hegemonyası güçlü. Kuşkusuz binlerce insanın cezaevine konulup binlerin işkencelerden geçirilerek bir korku iklimiyle inşa edilmiş bir hegemonya bu. Doğrudan Kenan Evren tarafından açılan o zaman ülkenin en büyüğü denen İmam Hatip Lisesi gibi kurumların ve ne istedilerse verilen, önleri açılan cemaatlerin ve faşistlerin de bu hegemonyada payı var. Şimdilerde 120.000 nüfusa sahip bir kent Fatsa. Cezaevlerinde yatan insanların önemli bir bölümü burada yaşamaya devam ediyor. Ve Fatsa’nın tüm sokakları çamur içinde. CHP ‘çamura son’ diye basın açıklaması yaptı bir ay önce. Kazma kürek alıp çamuru halkla birlikte temizleme cüretinin uzağında bir sinik tutumla. Fatsa’nın bir de Organize Sanayi Bölgesi var. Çoğunluğu uluslararası şirketlere mal üreten yaklaşık yedi bin işçinin çalıştığı onlarca iri ufaklı fabrika var. Ancak Fatsa’daki “sol taban” o kadar dönüşmüş ki, kültürel ve mekânsal olarak o kadar ayrışmış ki doğrudan bir bağı yok buradaki sınıf dinamiğiyle.

Sonuçta sol taban dediğimiz de kendine ait kültürel kodlara sahip. Bunlar sosyalistlerin siyasal değerleriyle çok daha yakın bu doğru ama bire bir örtüşmüyor. Tam da o yüzden Fatsa’nın “sol tabanı” OSB’deki işçiden habersiz, Fatsa’da da Evet çıkıyor. Karikatürleştirme pahasına kentli beyaz yakalılar Gezi’den sonra tanık olduğumuz basgeççilik türünden konformizmlere açık diyebiliriz. Alevi Kürt emekçileri ise özellikle kimsenin sosyalizm için ölmeyi düşünmediği bu tarihsel anda gene karikatürleştirme pahasına kimlikçi siyasetlere daha yatkın diyebiliriz. Bunlarla mücadelenin yolu bir yanıyla siyasal eğitim faaliyetini kuvvetlendirmekten geçiyor olabilir ama bir diğer yanı da toplumu var olduğu biçimiyle değil de politik ezberimizdeki biçime göre bölecek aktif siyasi müdahalelere ufkunu kapatmayan bir devrimci siyaset stratejisini oluşturmaktan geçiyor. Sonuçta mistik sisi kaldıracak olan Tarih Baba’nın kendiliğinden ilerleyişi değil. Metin Çulhaoğlu’nun alıntıladığı cümlede de Marx da öyle diyor.

*Çulhaoğlu’nun bahsi geçen yazısına buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.