Türk’ün yönetim anlayışı – Mehmet Polat

“Kabahat samur kürk olsa kimse sırtına almaz” derler. Türk toplumunda adettir; kişinin başarısı kendi becerisi, başarısızlığı ise başkaları yüzündendir. Anlatmak için elinden geleni yapsa da anlamamışlardır. İktidar olduğunda 1.75 TL olan dolar bugün 4.50 TL seviyesine çıkmışsa, nedeni “bizi kıskananlardır”. Her türlü önlem alınmışken bir bekçi, kapıcı, işçi hatası nedeniyle koskoca kurumlar suçlanamaz. Velhasıl yağmur yağar, silah ateş alır, hakem penaltıyı çalmaz, kurt çıkar, taş düşer, yer göçer ama yöneticilerimiz asla kusur işlemez. İşte geçenlerde İstanbul’da düzenlenen 9. Uluslararası İş Sağlığı Güvenliği Kongresinde Başbakan Binali Yıldırım’ın “İş kazalarının yüzde 80-85’inin insan hatasından kaynaklandığını” söylemesi de böyle bir durumdur. Devamla; iktidar partisi milletvekili ve TBMM Bayındırlık, Ulaştırma ve Turizm Komisyonu Sözcüsü Prof. Dr. Mustafa Ilıcalı, Trafik Haftası nedeniyle yaptığı konuşmada çıkıp trafik kazalarında insan hatasının yüzde 98 olduğunu belirtir. Oy düşürüyor diye görevden alınan Melih Gökçek’in yerine atanan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tuna da bu anlayışa katkıda bulunarak başkentin en önemli mahallelerinden Mamak’ı sel götürmesinin nedenini “500 yılda bir yağan yağmura” bağlar. Yönetenlerin ağzına bakılırsa, sanki bir ülkede değil de vinçlerin sürekli işçilerin üzerine yürüdüğü, madenlerin çökmek için içeri birilerinin girmesini beklediği, gökyüzünde bulutların beş yüz yıl biriktikten sonra yağmur bıraktığı, yollarda araç ve sürücüler dışında, bir de “trafik canavarı” diye bir varlığın gezindiği Jurassic Park’da yaşıyor gibiyizdir.

Ne diyor Sayın Başbakanımız Yıldırım? “Hayatının büyük bir bölümünü ağır sanayide, gemi inşa sektöründe geçirmiş biri olarak, yaşayarak tecrübe ettiğim iş kazası ve iş sağlığıyla ilgili önemli anılarım var. Biz, tersanede gemi yaparken çalışanlara baret giydirmek için alnımızın derisi çatlardı.” diyor ve ”eldiven takmaz, baret giymez, güvertede çalışır kemer takmaz. Sürekli peşlerinden koşacaksın. Her an başında duracaksın.” diye devam ediyor. Herkesin başbakanı olduğu için yalnızca işçileri değil, şirketleri de düşünerek iş kazalarına karşı önlem alırken ipin ucunu kaçırmamak gerektiğini hatırlatıyor. “Tepkiyle yapılan düzenlemeler bazen iş hayatında içinden çıkılmaz sorunlara da sebep oluyor. Hem iş emniyetini, iş sağlığı tedbirlerini alacağız; hem de küresel rekabette geride kalmayacağız. Prensip budur.” Yani şirketlerden önlem almaları istenirken başka ülke şirketleriyle rekabet edemez duruma sokacak kadar çok masraf yapmaya zorlanmamalılar diyor.

“İş kazası” değil, iş cinayeti diyoruz. Çünkü “kaza” diye, öngörülemeyen durumlara denir. Düşünülemeyecek kadar çok rastlantı bir araya gelir ve istenmeyen bir durum ortaya çıkar. Ama şimşekler çakarken yüksekçe bir tepede ve bir ağacın altında durursan, on binde bir de olsa tepene yıldırım düşebilir ve bu kaza değildir. Çünkü bu öngörülebilen bir durumdur. Her türlü ayrıntısı önceden hesaplanabilen çalışma ortamında yaşanan ölüm ve yaralanma olayları da bu yüzden kaza değildir. Buralarda taşıtın devrilme, elektriğin çarpma, buhar kazanının patlama, yakıtın tutuşma ve makinenin arıza olasılıkları her zaman vardır. Üretim, tarih boyu matematik bilgisiyle yapılan bir iştir. Bu süreçte kullanılan her araç ve yapılan her eylem bir hesaba dayanır. Nitekim Başbakan da “iş kazalarının” nedenini insana bağlarken bunu bir hesaba dayanarak söylüyor. Özetle, “Önlem alacağız diye işi abartıp şirketlerin masrafını arttırmayalım, başka şirketlerle rekabet edemez hale getirmeyelim” diyor.

Türkiye yıllardır ölümlü iş cinayetlerinde Avrupa birincisi oluyor ve dünyada da ilk üçe giriyor. Sıralamanın ilk basamaklarında düşük ücretle çalışılan, sendikalaşmanın az olduğu, bedensel çalışmanın yaygın görüldüğü ülkeler yer alıyor. Kuzey Amerika ve Avrupa ülkeleri, iş cinayetlerinin en az görüldüğü yerler. Nedeni bizim işçilerimizin aptal, diğerlerinin akıllı olması değil elbette. Öncelikle gelişmiş kapitalist ülkelerde sanayi, madencilik, inşaat, tarım gibi bedensel çalışma gerektiren alanlarda ileri teknoloji kullanılarak, az emekle çok iş üretiliyor. Dolayısıyla buralarda çalışanların bedensel zarar görme olasılığı bize göre daha az. Gelişmiş ülkelerde çalışanların daha büyük bir bölümü hizmet sektöründe yer alıyor. İkincisi bu ülkeler bize göre eğitim, sağlık, dinlenme vs. bir işçinin verimli ve dikkatli çalışabilmesi için gerekli altyapıya daha fazla yatırım yapıyor. Çünkü bunlar emperyalist ve yalnızca kendi ülkelerindeki üretimden değil, dünyanın dört bir yanından kâr edebiliyorlar. Dolayısıyla bir bölümünü işçi eğitimi ve iş güvenliğine harcamakta sıkıntı yaşamıyorlar. Bu yüzden az gelişmiş ülke şirketleri gelişmişlerle rekabet edebilecek hale gelmek için, işçilerini daha ağır koşullarda çalıştırarak düşük ücret ödüyor, mesaiyi uzatıyor, eğitimlerine para harcamıyor ve ucuz makineler kullanıyorlar. Bunun en somut örneği,  13 Mayıs’ta yıl dönümünü geride bıraktığımız Soma’da 301 işçinin ölüm nedenidir. Madenin sahibi Alp Gürkan olaydan yıllar önce 2012’de Hürriyet Gazetesine verdiği röportajda, devlet kömürün tonunu 130-140 dolara üretirken kendilerinin 23,8 dolara ürettiği ile övünüyor ve maden ocağındaki bir kaza anında 500 kişinin rahatça barınabileceği sığınaklar yaptıkları yalanını atıyordu. Elbette bütün bunlar yaşanırken devlet şirketi hakkıyla denetleyerek maliyeti arttırmaya kalkışmıyordu.

Başbakan konuşurken milletvekili durur mu, o da Trafik Haftasıyla ilgili aydınlatma görevini yerine getirdi. Milletvekili Ilıcalı trafik kazalarının insan hatasından kaynaklandığı fikrinin gerekçesini şöyle açıklıyordu: “İnsan trafikte yolcu, sürücü ve yaya olabiliyor. Bunları birleştirdiğimizde bütün hata insanlarda oluyor.” Doğrusu bu mantık karşısında ne diyeceğimizi bilemiyoruz. Araçlar otoyollarda durduk yerde şaha kalkıp birbirlerine toslayacak değil ya, elbette her birinin direksiyonunda bir sürücü oturuyor ve o da insan olduğuna göre, “kaza” denilen bu cinayetlerin gerekçesini insana bağlamak kolay oluyor. Ilıcalı’nın trafik mesajının en önemli yanı ise, sorunun çözümünü bağladığı yer: “Şu an seçim sürecindeyiz. Trafik terörünün hızla çözülmesi için mutlaka cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi lazım çünkü trafik güvenliğiyle ilgili çok sayıda bakanlık ve kuruluş var. Bu sistemle trafik sorununu devlet projesi olarak ele alıp trafik terörünü bitirebiliriz. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi trafik terörünü de bitirecek.”

Bütün bu söylenenler şaka gibi. Ilıcalı bu sözlerini duble yol kıyısında durmuş kamera önünde söylerken, o sırada arkada iki araç çarpışıyordu. Günde ortalama 20 kişinin trafikte yaşamını yitirdiği bir ülkede yaşayıp böyle konuşmak akla ziyan bir durum. Yük ve yolcu taşımacılığının yüzde 90’ı karayoluyla yapılıyor. Dünyada binek otomobili satışlarının en yüksek olduğu ülkelerden biriyiz. Üstelik kullanılan petrolün yalnızca yüzde 7’si Türkiye’de üretiliyor. Petrolün satış fiyatı dünya ortalamasının neredeyse 3 katı. Bu durumda demiryolu ve denizyoluna yatırım yapılmayışının, dolasıyla trafik sorunlarının artmasının nedeni,  petrol ve otomotiv şirketleri olabilir mi? Hiç şüpheniz olmasın…

Dere yataklarına ve fay hatlarına bina dikip inşaat sektörünü büyüterek ekonomiyi döndürmeye çalışırsan, yeşil alanları yok edersen; sel, deprem, kuraklık gibi olaylara “doğal afet” diyemezsin. İntihar dahil bütün yaşadıklarımızın toplumsal nedenleri var. Bunların artarak sürmesinin baş sorumlusu ise kurulu düzeni korumaktan başka amacı olmayan egemenlerdir. Özeleştiri yapmazlar. Kendilerinde kusur aramazlar. Yaşanan kötülüklerin kaynağını ya “insan” diye kim olduğu belirsiz kavramlara,  ya “kadere”, ya da “kumpas, komplo” gibi hurafelere bağlarlar. Bu ülkemizin yönetim klasiğidir, yöneten her zaman haklıdır. Bu durum elbet bir gün değişecektir…