Vicdan hayatın yaldızıdır – Mehmet Polat

“Elinizde yiyecek, sokakta dolaşmayın” diye kızardı annelerimiz. “Yiyen var, yiyemeyen var.” Lokantaların sokağa bakan pencerelerinde tül perde olurdu. Aynı nedenden. Cenaze kalkan sokakta düğün ertelenir, bayramlarda küslük ortadan kalkardı. Siyah-beyaz filmlerin değişmez komiser, patron ve baba karakteri Hulusi Kentmen, artık karşısındaki hangi nedenden ezilip büzülüyorsa önce kalın kaşlarının altından yüzüne ters ters bakar,  ardından babacan bir gülümsemeyle “hadi affettim seni” der demez sinema salonu alkıştan yıkılırdı. O zamanlar da kötü şeyler yaşanırdı ama duymazdık. Ne de olsa ibadet de, kabahat de gizliydi. Ne tel dolapların yerini buzdolapları almıştı, ne de henüz televizyonla tanışmıştık;  komşular “eğer bir mani yoksa” akşamları birbirlerine misafirliğe giderdi. “Vicdan”, sık olmasa da ihtiyaç halinde ortaya çıkan bir sözcüktü.

Cennet gibi görünen eski hayat da aslında daha eski bir cennet gibi hayatın yıkıntıları üstünde, onun cehennemi olarak ortaya çıkmıştı. Bugünün inşaat, medya, enerji vs. kralları henüz ufukta yoktu ya da servetlerinin ilk kuruşlarını biriktirmekle meşgul olduklarından,  daha tanınmıyorlardı. Her toplumsal değişim dalgası öncekinden büyük, hızlı ve yıkıcıydı. İki dünya savaşı geçirmiş Avrupa kentleri bile hâlâ 100 yıl önceki hallerini korurken, Türkiye’dekiler neredeyse her 10 yılda bir değişti. İster “çağdaş batı uygarlığı” isterse “yerli ve milli” markalı olsun, kapitalizm ülkede ormana dalmış dozer gibi ilerledi. 1950’lerden beri devasa yollar açılıp binalar durmadan yükselirken, yoksullar ekmeğini ancak yerin daha derinlerine inerek kazanabiliyorlardı. İhtişamın pırıltısı ve yoksulluğun tozlu grisi el ele gidiyordu. Bu, güneşten aldığı ışıkla gecenin günahlarını belli belirsiz aydınlatan ama karanlık yanını hep gizleyen ay misali, vicdanın parlak yüzünü göstermeyi en çok sevdiği andı…

Vicdan, egemenin ezilene, acı çekmeyenin acı içindekine en ucuz hediyesidir. Gerçekte yoktur. Ama herkes var kabul eder. Dert söyletir, acı inletir. Bu, çaresizliğe düşenin yardım isteme yoludur. Birçok nedenden yardım edilir. Acıyı önleyemediğimiz, tekrarını durduramayacağımız, en azından bir tane acı az olsun diye, kendi başımıza da gelebileceği endişesiyle ya da benzer durumda olmayışımıza sevinmekten kaynaklı suçluluk duygusunu bastırmak için yardım ederiz.  İşte vicdan budur. Vicdanlı davranışa rastlayan, derdine çare olmasa bile en azından yalnız kalmadığını bilir. Yardım edenle yardım alan, kuşaklar boyu öğrendiklerini tekrarlayarak aynı tarafta oldukları duygusunu paylaşırlar. Yukarıyla aşağının farkı silinir gibi olur. Acımasızca ilerleyen dozerin geride bıraktığı mağluplar ve galipler, “vicdan, adalet, hakkaniyet” misali düşünce ve davranışlar sayesinde kısa süreliğine yan yana gelirler. Ama artık bütün bunlar yok. Bir süredir her şeyi kendi çıplaklığıyla yaşıyoruz.

Bunalımlı dönemlerde hep böyledir; diğer zamanlarda görülmeyen gerçekler, tüm ayrıntılarıyla ortaya çıkar. Aslında biz bunu küçük dozlarda ve yaklaşık 10 yıldır yaşıyoruz En çarpıcı haliyle 4 yıl önce, Soma faciası sırasında görünce uyandık. İktidarın bedava kömür dağıtmak uğruna madenlerdeki çalışma koşullarını alabildiğine zorlaması yüzünden, gerekli önlemler alınmadı ve Soma’da 301 madenci hayatını kaybetti. Başbakan Erdoğan’ın ilçeyi ziyareti sırasında durumu protesto etmeye çalışan bir madenci önce güvenlik güçlerince yaka paça edildi ve bu sırada yere düşünce,  başbakanlık müşaviri bir zat tarafından tekmelendi. Ama 10 ay hapis cezasını müşavir değil, olayın ardından zırhlı makam aracına öfkeyle tekme atan madenci aldı. Mahkemeler ceza verirken, kamu vicdanının rahatlamasını düşünür. Bu örnek ise, kendini dindar sayan bir iktidarın vicdanı külfet gibi gördüğünün kanıtıydı. Ve bunlar artarak tekrarlanırken, sonuncusu 3. Havalimanı işçilerinin direnişi sırasında yaşandı.

Havalimanı şantiyesindeki 30 bin işçinin yaklaşık üçte biri;  “eyleme katılanlar işten atılmayacak, servis sorunu yaşanmayacak, yatakhane, lavabo, banyo temiz tutulacak, tahtakurusu sorunu çözülecek, bize aşağılayıcı muamele yapanlar çalıştırılmayacak, maaşlar elden ödenmeyerek banka hesabına yatırılacak, düzenli ve zamanında yemek verilecek” misali, son derece mütevazı taleplerle direnişe geçmişti. İGA şirketi yetkilileri sendika temsilcileriyle görüşerek, 15 maddelik talepleri önce kabul etti ama sonra karar değiştirdi. 500’e yakın işçi gece yarısı yatakhanelerinden gözaltına alındılar. 24 tanesi tutuklandı. Fatih Altaylı ve Hıncal Uluç gibi direnişin neden ve nasıl olduğundan habersiz zatlar, cevval gazetecilik adına olaya hemen tepki gösterdiler. İşçilerin bu kadar mütevazı taleplerle ve üstelik inşaat 4 yıldır sürdüğü halde seslerini çıkarmamışken,  29 Ekim’deki açılış törenine az bir zaman kala direnişe geçmelerinin ardında mutlaka bir bit yeniği olduğu kanısındaydılar.

Belirtelim: İşçilerin birçok şikâyeti, patronun denetiminde çalışan ve ücretleri onlar tarafından ödenen iş müfettişleri tarafından bile kayda geçmişti. İkincisi, sendika 1 yılı aşkın süredir bu talepleri bakanlığa bildiriyor ama sonuç alamıyordu. Üçüncüsü, doğru dürüst kaydı tutulmayan ölümlü iş cinayetlerinin yaşandığı şantiyede direnişten üç gün önce 17 işçinin yaralandığı bir olay geçmişti. Servis gelmediği için yatakhanelerden iş alanına yürürken ve uzun yemek kuyruklarında, işçiler saatlerini harcıyorlardı. Hepsi üst üste gelmiş ve sendikaların yıllardır örgütlemeye çalışmasına rağmen başaramadığı direniş kendiliğinden patlak vermişti.  Dünyadan habersiz gazeteci karikatürleri, olayın ardında boşuna komplo arıyordu. Ve direnişle ilgisiz nedenlerden, havalimanı açılışı 31 Aralık 2018’e ertelendi.

Direnen işçilere en ağır hakareti Yeni Akit yazarı Mehtap Yılmaz yaptı. Konuyu hemen terörle ilişkilendirdi. İnşaatta birçok Kürt işçi vardı HDP İstanbul milletvekilleri şantiyeye gitmişti. Köşesine türbanlı bir fotoğrafını koyan bu hanım yazar, direnişi “bizi kıskanan ve dünyanın en büyük havalimanı inşaatını engellemeye çalışan dış güçlere” bağlamak için çırpınıyordu. Yazısında, yatakhanelerdeki tahtakurularının hangi milletten olabileceği hakkında bu doğrultuda fikir yürütüyordu. Sendikacıları İngilizler mi, yoksa Almanların mı destekliyor diyordu. Sanki bu ülkelere sermaye dilenmek için işçiler gidiyormuş gibi… Yazar hanım, devletin hakkını arayan işçileri cezalandırması dileğiyle yazısını bitiriyordu. Buna, İslamın vicdanı rolüne soyunan Ahmet Hakan, Hürriyet’teki köşesinden yanıt verdi. Özetle, “o işçinin hakkının alınteri kurumadan verileceğinden habersiz, onun Müslümanlığına değil benimkine inanın” diyordu. Yıldız Hakan’a yanıt vermekte gecikmedi:  “O yaşlı kadınlara jigololuk yapan, sidikli ve dalaksız biri.” Yüksek seviyedeki bu yazışmalara, Güneş gazetesindeki köşesinden başka bir İslamcı yazar Medyum Memiş de katıldı. O da sendikacıların dış güçler tarafından kışkırtıldığını söyledikten sonra,  “kaçınılmaz olan iş kazalarına karşı işverenden önce işçi kendi önlemini alacak” diyordu.

Marks, “afyon” sözcüğünü acı dindirici anlamında kullanarak, din hakkında şöyle diyor: “Din, baskı altında ezilen yaratığın iç çekişidir; kalpsiz bir dünyanın kalbi ve ruhsuz koşulların ruhudur. Halkın afyonudur.” Din, zalimliğin alıp yürüdüğü bir toplumda vicdanın son sığınağıdır. Bugün bu sığınak, kendini dindar sayan bir iktidar tarafından, delik deşik edildi: 3. Havalimanı inşaatı ortaklarından ve millete küfür etmesiyle tanınan Cengiz İnşaatın 424,4 milyon TL vergi borcu affedildi. Resmî kayıtlarda 2005-2016 arası 15 bin 330 işçinin iş cinayetlerinde yaşamını yitirdiği belirtilirken, SGK’nın aynı dönemde ve aynı nedenle yaşamını yitiren 28 bin 195 kişi için ailelerine maaş ödediği ortaya çıktı. Yani mazlumun feryadını dindirme iddiasıyla ortaya çıkanlar, tersini yaptıkları yetmezmiş gibi bir de yalan söylediler. Hayatın yaldızı döküldü, vicdan çoktan öldü. Adet olduğu üzere söyleyelim; mücadelemizde yaşıyor. Çünkü yalnızca direnenler hakkını hukukunu koruyabiliyor!