Yan hücreden güm güm: Yeni yılda bir yere davetli değiliz – İnan Kızılkaya (bianet)

Yılbaşı için haftalık kantin fişine sığdırabildiğimiz istihkakımız olan çekirdek, tuzlu fıstık ve karışık yemişler masada duruyor. Ketıl’da ısıtılan suya koyulan poşet çay servisini beğenmeyen hücre arkadaşıma neskafeyi de alternatif olarak sunuyorum.

29 Aralık 2016 tarihini not edin bir tarafa. Özgür Gündem ana davasında birlikte kaldığım ve yargılandığım Bilir (Zana) Kaya ile birlikte duruşmaya çıkarılmadığımız gün. Tutuklu dava arkadaşlarımız Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay’ın mahkemeye çıkarıldığı ama ‘personel ve araç eksikliğinden’ bizim cezaevinde bırakıldığımız gün.

Söyleyen devletin bir kurumu, inanmak zorundayız. Bizi rehabilite edebilecek kadar öngörülü bir özne somut bir gerekçe sunmuş,  mahkemeye götürmemiş… Hayatın doğal akışına uygun bir durumdur da!

Ötesini eşeleyip, devleti gereksiz yere meşgul etmemeyi de akılda tutmalı! Üstelik iki aylık açık görüş günümdü. Ne görüş ne de mahkeme; çifte cezalandırma. Mahkeme günleri ile çakışan telefon ve görüş günümün değiştirilmesi talebim suya tirit gittiğinden, yaşadığım katmerli bir haksızlıktı.

Rüyamdaki duruşma

Silivri Cezaevi’nde hücrede takip ettiğimiz televizyon kanalları altyazı geçti. Üçünün tahliyesiyle üzerimden ağır bir yük kalktı.

Kısa günün karı Zana’nın tahliyesi oldu. Hiç mahkeme yüzü görmeden alkışlayarak hücreden uğurladığımız Zana, “Seni burada bırakıyorum” dediğinde gözleri nemlendi. Sarılıp vedalaşıyoruz. Hücrenin kapısı açıldığında, kalmak mı zor gitmek mi? sorusu aramıza giriyor.

Yatağa uzandığımda görüşme kabininde avukat ile üzerinde tartışarak hazırladığım, gazeteciliğimi öz ve sade bir biçimde anlatan iki sayfalık savunmam başucumda duruyordu. En temel hakkımı gasp eden irade hücreye hapsetmesinin bonusu olarak  yargıç ile tanışma faslını da erteliyordu.

Kısaca “yapacaklarımın sınırı yok” diyordu. Uykuya daldığımda rüyamda mahkeme salonunda bu kağıt parçasına tekmil veriyordum. Teknolojinin sunduğu nimetlerden yararlanamadığım gibi, gazete nüshalarının bile elimde olmamasından yakınıyordum.

Tutuklanmadan önce adliye koridorlarını aşındırmanın avantajıyla ve üçüncü sınıf fason iddianamenin barındırdığı veriler haricinde kaynağa ulaşamadım dememden memnun olmadı. Zıbar da asabımı bozma diyen kağıt uçtu, ben de peşinden zıplayınca gazete binasına girdim.

Özgür Gündem baskını

16 Ağustos 2016’da Özgür Gündem baskınında polisler “biz devletiz devlet” dediklerinde editör arkadaşlarımızdan biri de “biz de halkız” demişti.

Polisler “Biz Abdülhamit’in torunlarıyız” dediklerinde; “bütün sülaleyi saymaya gerek yok zaten yeterince kalabalıksınız” cevabıyla da fitil olmuşlardı.

Sonrası malum, devletin şefkatli kollarında saatlerce süren “yer misin yemez misin” seansları! Had bilmezliğin kaymağını polislere laf yetiştiren arkadaş değil de Zana ile ben tatmıştık.

En netameli durumlarda dahi espri patlatan arkadaşımıza da yuh çekmekten başkaca ne diyebilirdim! Dahası, altı gün boyunca kapatıldığımız ‘insan barınağında’ bir an önce mahkemeye çıkıp, hakimin cezaevi yolunu tarif etmesini dört gözle bekledim.

Terli terli uyandığımda ise karakolda ifade vermeyi reddettiğimiz için bana nutuk çeken memurun dana yalamış saçları gözümün önündeydi. Ilık suyla duş alıp yatağa geri döndüm.

Cohen abimizdir!

Akşam sayımından sonra yılbaşı günü hücre kapısının merdiven duvarına gömülü devletin birdirbir yani TRT-1 radyosunun düğmesine basıyorum. ‘Ben yoruldum hayat’ türküsü çalıyor. Bunu da not edin bir tarafa.

“Ben yanıldım hayat vurma yüzüme, Yol verdim sevdanın en delisine, O yüzden ömrümden giden gidene, Şu yalnız başımı eğdirme benim.”

Gazetedeki arkadaşlardan gelen mektubu okurken, efkarlanmanın doruğunda duvarlar ile hemhal olmaya mecburmuşum gibi hissettim. Aklımda kaldığı kadarıyla Cohen’in Everybody Knows parçasındaki  (Herkes biliyor, zarların hileli olduğunu, Herkes parmaklarını çapraz yapar yuvarlarken) sözlerini türküyle birlikte içimden sayıklıyorum.

İki parçayı harmanlayarak, paralel bir duygu bütünlüğü yakalama telaşındayım. Ecnebi dillerle haşır neşir olduğumdan değil, Cohen her daim kıymetlimizdir de! Bir dağ başındaki uğultunun içine sızmış abimizdir.  İtiraz memleket havası biraz da sonbaharda kaybettiğimiz Cohen’i anıp sıcak bir nefes alıyorum.

Yeni yıla büyük tıkınma

Yılbaşı için haftalık kantin fişine sığdırabildiğimiz istihkakımız olan çekirdek, tuzlu fıstık ve karışık yemişler masada duruyor. Ketıl’da ısıtılan suya koyulan poşet çay servisini beğenmeyen hücre arkadaşıma neskafeyi de alternatif olarak sunuyorum.

Mandalina, elma, portakal, kivi. Soyuyorum, dilimliyorum ve oburluğuma güvenip buzdolabında ne varsa boşaltıyorum. Marco Ferreri’nin en sevdiğim filmi Büyük Tıkınma’sından mülhem bir alışkanlıkla şartlar elverdiği sürece tüketmeye hedonizmin alt basamağından başlıyorum.

Ne yani koskoca devlet, zıkkımlanarak komaya girmemi ister mi hiç! Bence istemez. Asmayıp besliyor işte! Mükellef bir sofra olmasa da içgüveysiden bir tık üstte bir tüketim malzemesi. Yerli malı yurdun malı, ye ki, aklını üşütmeyesin be kerkenez!

Söylemesi ağır gelse de akıntıya karşı yürüyenler, hep önlerine konulan ile yetiniyor diyorum kendi kendime. Bolluk bereket müdavimi olduğumdan değil, seçme şansın olmadığında bulduğunla yetiniyorsun.

Saat ilerliyor ama zaman geriye sarıyor gibi. Yanımdaki vatandaş ile televizyon kanalları arasında ortak bir nokta yakalamaya çalışıyorum. Zevklerin ve renklerin ve daha birçok genel geçer ve de aklı ütüleyen sözleri kafamda tartıyorum.

Hafiflemek istiyorum belki de.

Masal Prensesim

İştahım gittikçe açılıyor, fare kemirgenliğindeki dişlerimle öğütüyorum meyveleri. Çekirdeklere abandığımızda birden mahallenin bana pas vermeyen kızı aklıma geliyor. Üzülüyorum da! Çünkü kapı önünde çekirdek çıtlattığında pencereden bakardım.

Sanki o vakit pas verseydi kaderim değişecekmiş gibi ismini hatırlamadığım kıza sitem ediyorum. Mutlu bir yuvanın ilk tuğlasını koyma şansı vermediği için tarih önünde yargılansa yeridir.

Gerçeklikten kaçış mı dediniz, yok ya! Gerçekliğe bir çağrı gibi okuyun lütfen! Aşkın değirmenine su taşıyamayan herkes hödükleşen aklıma tükürebilir… Benim ki duvarlara bakmaktan yosun tutan zihnimi çalıştırmak için bir alıştırma sadece.

Yurdum insanının kara komedi provası biraz böyledir, illa da filmdeki gibi her şeyin Avrupa standartlarına uyması şartı da aranmaz ki kardeşim! Neyse ya, his aldatabilir ama tortusu kalır hesabı sayın.

Sonra o kızın peşine düşecek cesareti gösteremediğim için hep içimde bir şey fokurdadı durdu. Böğürmek istediğim anlar, çığlık atacağım duygusal zirveler falan değil, ismini bilerek ve de isteyerek unuttuğum masal prensesim olsun diye onu hayalimde bir nokta saymıştım.

Yan hücreden güm güm

Hissiyata kendini kaptırıp arabeskin kollarında duvarlara yaltaklanarak sabahlama seçeneğini düşünürken, yan hücreden güm güm duvara vuruldu. Demir sürgülü koridor kapısına doğru adımlıyorum.

Birbirimizin sesini en net duyabileceğimiz şekilde hemen bir gazete alıp zemine seriyorum. Yüzü koyun yere uzanıyorum ve kapı aralığından konuşuyorum. İç açıcı olmayan atmosferi dağıtan bir sesle; “Yılbaşı kutlamasına neredesiniz yoldaş?” diyor.

“Biz yaya kaldık, bir yere davetli değiliz” diyorum.

“Bundan öncekilere say yoldaş” diyor.

“Siz nerede takılacaksınız?” diyorum.

“Patron bizim maaşları yatırmayı unuttuğundan rezervasyonumuzu iptal ettirdik.” diyor

Dile kolay 25 yılı içeride deviren bir inancın özgüveniyle takılmayı sürdürüyor.

“Üzüldüğün şeye bak, kafana niye takıyorsun! Zulmün bekçiler bütün yolları tuttuklarını sanıyorlar. Ama kaybedecekler, çünkü güneş her sabah yeniden doğar!” diyor.

Gece ilerlerken

Bencilliğin köşe taşında harca gerek duymadan, acıyla başetmenin bir denemesinde sınıfta kaldığımı anlıyorum. Neyse ki Ç.’nin takılmasıyla biraz hafifliyorum.

Yeni yıla ilişkin karşılıklı iyi niyet dilekleriyle konuşmamızı bitiriyoruz. Yukarı kattaki yatakhane bölümüne çıkıp pencereyi açıyorum. Demirlere tutunup soğuk havayı ciğerlerime çekiyorum.

Gece ilerlediğinde aşağıya iniyorum ve sesini kıstığım televizyonun yanında uyukluyorum.