Yazar-Madun-Söz Girdabında Bir Roman: Ağlayan Dağ Susan Nehir – Arif Mutlu

Ahmed Arif’in Otuz Üç Kurşun’undaki vurucu kısımlardan biridir: “Kirvem hallarımı aynı böyle yaz/Rivayet sanılır belki/Gül memeler değil/Domdom kurşunu/Paramparça ağzımdaki

Tariflediği olayın korkunçluğunu yansıtmadaki ustalığı bir yana, bu dizeler yazarın rolü hakkında da müthiş bir çerçeve çizer. Paramparça olan ağzıyla artık konuşamayan madun kişi, yazara yaşadıklarının “rivayet sanılmayacak şekilde anlatılması” sorumluluğunu yüklerken ne “aydın vicdanına” ne de (“Yaz gazeteci yaz” şarkısındaki gibi örneğin) yazma imkanı onda olduğu için mecburen objektif bir kayıt cihazı olduğu varsayılan/umut edilen bir üçüncü kişiye seslenir. Madun yazara “Kirvem” diye hitap ederek aralarında kurulmuş, koparılması imkansız değilse de çok zor toplumsal bağa yaslanır. Toplumcu yazar “nesne”siyle bağını buradan kurar, kuru bir “hakikati arama/ortaya çıkarma” refleksi değildir onun gerçekçiliği. Hakikatin algılanma biçimini de yönetmekle mükelleftir. Dolayısıyla maharet, hakikat yalanla çarpışacağı meydana çıkarken onu silahla donatmak, zırhla kuşandırmaktadır.

Elbette, Otuz Üç Kurşun‘un yazıldığı günden bu yana yazarın, madunun ve sözün biçim değiştirdiğini kabul etmek gerekir. Bu tartışma girmeye cesaret edilemeyecek kadar uzun, derin; yine de birer paragraf açmadan olmayacak.

Öncelikle yazar: Ahmed Arif’in ve genel olarak (toplumcu) gerçekçiliğin hegemonik döneminde yazar, sözcüsü olduğu madunu “kavramış” olma iddiasındaydı. Onun adına iyi olanı biliyor, ona “Senin için iyi olan bu” demekten çekinmiyor ve bunda başarılı da oluyordu (jakoben olmak o zamanlar utanılacak bir şey gibi görülmüyordu). Fakat 80’ler-90’lar sonrası, bu anlamda yazarın geri çekilişine tanık olundu. Bu noktada yazarın bu geri çekilişi için darbe, neoliberalizmin yükselişi ve nihayet Sovyetler’in çözülüşü sebep olarak gösterilir ancak sorunun sık sık atlanan bir başka önemli kaynağı da yazarın sosyo-ekonomik statüsündeki değişimdir (zaten bu yüzden gözden kaçmaz, “atlanır”): 80’lerden bugünlere uzanan ekonomik dönüşüm esnasında kimi yazarlar “İstemem yan cebime koy” diyerek, kimileri açık açık “İsterim” demekten çekinmeden, kimileri de hakikaten istemeden ama “yan cebine koyulmasına” direnemeden sosyo-ekonomik statü olarak yükselmiştir.

Elbette bu “madunu tanıyamama” durumunun tek gerekçesi yazardaki statü değişimi değil, madundaki lümpenleşme/gericileşme eğilimi de yazarda (ihanete uğrayan maşuklardan sıklıkla duyduğumuz) Sen çok değiştin/Seni artık tanıyamıyorum refleksi uyandırdı ve uyandırıyor şüphesiz.

İşte bu iki değişimdeki çakışmadan ötürü yazar ve madun arasındaki “kirvelik” ilişkisi bozuldu. Yazar, artık madunu tanıyamaz hale geldi, bu da onu en iyi ihtimalle madunu (yeniden) keşfedecek antropolojik yönteme yöneltti. (Kötü ihtimallerdeyse seçenek sınırsız: yok sayma, ötekileştirme…) Bu yeniden keşif de “yöntemsel” bazı sorunlar nedeniyle mistifikasyon vb. sapmalarla sonuçlanabilecekti.

Yalnızca madunun kendi adına söz alabilme imkanının artık alabildiğine artmış olmasıyla sözünü kendisi için kurma noktasında çok geri bir noktada oluşunun eş zamanlılığının yazarı soktuğu dilemmayı hatırlatmak gerekir. Dolayısıyla artık söz gelimi X bölgesinin sorunlarını anlatan (fakat bizzat o bölge insanı tarafından algılanan gerçeklikle örtüşmediği için “ideolojik” olarak ele alınan ve benimsenmeyen) “gerçekçi” köy romanı yerine belirli bir bölgede geçmeyen, fakat bölge insanlarına “anlatılanın kendi hikayesi olduğu” çıkarımını yaptıracak kadar yakın yeni edebiyat mekanları bulmanın gerekliliğinden söz edilebilir.

Ağlayan Dağ Susan Nehir, yazar-madun-söz üçgenindeki bu sorunlar girdabına kapılmış, tabiri caizse “su yutan” ama boğulmayan bir kitap.

Öncelikle, yazarın statüsünü gizlemektense açık ediyor. Yazar ve Naciye Abla arasında her şeyden önce bir ev içi emek çelişkisi var. Bu “dostluğa” mani değil, evet, ama “kirvelikle” bağdaşmayacağı da muhakkak. Zaten, tam da buna paralel biçimde, Naciye Abla’nın öyküsünü anlatmıyor bu roman, -madunun “yalan yanlış” konuştuğu söz alışlarını edebiyat oyununa ustalıkla dahil ederek- Naciye Abla’nın öyküsünün “peşine düşüyor.” Dolayısıyla bireysel bir vakadan yola çıkarak Çingeneleri tanıyan ve tanıtan antropolojik bir çalışmaya dönüşüyor. İşin bu kısmı biraz karmaşık, edebiyatın “büyüsü” yer yer Çingene temsiliyetine de taşarak onu “oryantalize” etmeye meyil verebiliyor. Fakat yazarın Çingenelerin kimlik sorununu sol için de tartışmaya açarak gerekli bir müdahale yaptığını da belirtmek gerek. Hele hele, Çingene evlerinde “idam edilen o parkalı gencin” resminin asılı olduğu zamanları anlatıp, Çingenelerin kaderini Alevilerinkine teğelleyerek takdire şayan bir iş çıkarıyor. Son olarak, Çingenelerin kendi adlarına ve kendileri için yazabildiği bir zamanda olduğumuzu kabul ederek geri çekiliyor kitap. En doğrusunu yaparak.