Yazı-Yorum | ÖZDEMİR İNCE’NİN İŞÇİSİ (Cumhuriyet)

Cumhuriyet Kürt’e, Ermeni’ye, Laz’a, Rum’a nasıl “Türk” olunacağını öğretti. Sarıklı yurttaşın başına “şems siperli serpuş”, öztürkçesiyle “güneş siperli başlık”, yani fötr şapka taktı. “Kuvvayi Milliye kahramanı” sıfatıyla  milletvekili olarak Ankara’ya getirdiği Ege’nin, Çukurova’nın toprak ağasına, tüccarına; frak giydirip vals yaptırttı. Böylece “çağdaş Batı uygarlığı” misali bir ulus yarattı. Ama ne oldu bunca emek,  birikim? Sonunda “çağdaş Batıcı İslamcıların” eline geçti. Artık 30 Ağustos resepsiyonları Kur’anla açılıyor. Operanın yerini ilâhi, IMF’nin yerini ise Mckinsey aldı. Buna çok üzülen ve biraz da içerleyen kadim “cumhuriyet muhafızları”,  herhalde “Ankara’yı koruyamadık, hiç olmazsa gazeteyi kurtaralım” fikriyle Cumhuriyet gazetesini ele geçirdiler.

Bizi, bu olayın iktidar tarafından ne kadar desteklendiği ya da anamuhalefetin iç dekorasyonuyla ilgisi değil, artık gazetede düzgün bir haber bile göremeyişimiz ilgilendiriyor. Çünkü nispeten demokrat bir yayının ve yazarların yerini, kullanılmaktan solmuş cümlelerle topluma akıl hocalığı yapmak için tekrarlanıp duran modernleşmeci söylem döngüsü aldı. Özdemir İnce’nin geçenlerde gazetedeki köşesinde yayınlanan ve içeriğini anlamak için başlığını görmenin bile yeterli olduğu “Nasıl İşçi Olunur?” yazısı, bunun tipik örneğiydi.

Ne de olsa kıdemli bir yazar olan İnce, yazı konusunu gerekçelendirmeye gençlik yıllarının filozofu Sartre’dan bir aktarımla başlıyor. Biz de aktarımın ilk cümlesini aktarıyoruz: “İnsan bir ‘durum’dan ibarettir: Bir işçi, bir burjuva gibi düşünüp bir burjuva gibi hissedemez; ama bir insanın gerçek ve eksiksiz bir insan olabilmesi için, bu durumun yaşanması ve belli bir amaca doğru aşılması gerekir…”

Malum, Sartre Varoluşçuluk felsefesinin önemli bir ismidir. Bazı filozoflar gibi O da,  Marksizm’de kendince saptadığı felsefe eksikliğini gidermeye çalıştı. 1950’lerden 60 sonlarına kadar belli bir etki yarattı. Özgürlüğü, bireyin yaşam koşulları içinde yol alırken kendinin bilincine ulaşmasına bağlıyordu. Marksistlere ait olanlar da dâhil, özgürlüğe engel olarak gördüğü her uygulamayı eleştirdi. Ancak Marksistlerin öncülüğündeki devrimci girişimleri de destekledi. Tabi İnce’nin yazısında Sartre’ın demokrat tutumundan eser yok. O işin varoluşsal tarafını almış, özgürlüklere açılan ve devrimlere destek olan yanını görmezden gelmiş.

İnce,  “ücret karşılığı çalışan insanın bir işçiye dönüşmesi, kendini işçi sınıfının bir üyesi olarak hissetmesi onun bilinçlenme sürecine bağlıdır” diye buyuruyor. Köylünün kendini köylü gibi hissetmesi çok kolay ve doğalmış. Çünkü o ortamın içine doğuyormuş. Ama işçi için öyle değilmiş. Köylünün köylü gibi hissetmesi nasıl “doğal” oluyor acaba?  

Herhalde İnce köylüleri,  kendiliğinden yerden biten çayır-çimen sanıyor.  Ya da, köylülük bilincinin köylünün genlerinde saklı olduğunu düşünüyor. Elbette İnce’nin demek istediği bu değil. O, köylünün kente göçüp işçi olmakla köylü bilincinin dışına çıkmış sayılamayacağını söylemeye çalışıyor. Bunu da şu örnekle anlatıyor: Güya Sivaslı çiftçi çifti bozup İstanbul’a geliyor. Çoluk çocuk işe giriyorlar ve Boğaz’a bakan sırtlarda gecekondu yapıyorlar. Kaçak binaya elektrik, su veriliyor. Gecekondu mahallesi resmiyet kazanıyor. İnce dayanamayıp sonunda isyan ederek, böyle bir şeyin Avrupa’da ABD’de olamayacağını söylüyor. Neden? Çünkü oralarda demokrasi var. Demokrasi işçi sınıfsız olmaz. Oraların işçisi sendikalı, hakkını arıyor, sınıfının bilincinde. Bizimkisi zengin olmak amacıyla kente geliyor, nispeten oluyor, oyunu işçi düşmanı sağ partilere veriyor. Çünkü köylülüğü aşamıyor.

Ve İnce topu patlatıyor: “Köylünün, işçinin sınıf bilincine erişmesine (ne yazıktır ki) Cumhuriyet’in devletçi ve halkçı, hümanist siyaseti de engel oldu.” Cumhuriyet parasız okullar açıp fakir çocuklarını okutarak sınıf engelini ortadan kaldırmış ve işçinin kendi sınıfının bilincine varmasını engellemiş. Aslında bu ifadeyi şöyle anlamak gerekiyor: Eğer cumhuriyet köylü bilinciyle işçilik yapmaya çalışanlara biraz daha sert davransaymış, modern bir işçi sınıfı bilincine kavuşmalarını sağlarmış. Bu da demokrasinin garantisi olurmuş…

İnce hangi Türkiye’de yaşıyor acaba? Bu ülkede işçiden emekçiden yana partiler, ancak 1960 darbesinden sonra kurulabildi. Aktif sendikacılık, yine bu tarihten sonra yapılabildi. Bu yönde atılan her adım, her zaman hapis, işkence ve ölümlerle karşılaştı. 12 Mart 1971 darbesi bu gelişmelerin önünü kesmeye yetmeyince, 12 Eylül 1980 darbesi yapıldı. 70’li yıllar boyunca varoşlar da içinde olmak üzere,  işçi ve öğrencilerin yaşadığı her yer yoğun faşist saldırıların hedefi oldu. Direniş üstün çıktı ve faşistler yenildiler. Ama İnce bunu da beğenmiyor ve varoşlardaki bu direnişi sosyalizm yerine zenginleşme amaçlı diye yorumlayarak, “sağlıklı” bulmuyor…

İnce, Türkiye’yi uzaktan izleyen yabancı bir yazar gibi. Bu konularda fikir yürütebilmek için hiç olmazsa ara sıra ülkemize gelmeli ve en azından yakın tarihle ilgili birkaç kitap okumalı diye düşünüyoruz…

Nasıl işçi olunur?

Sol, sağ, orta, liberallik, bunların aşırılıkları ve ılımlı halleri bir konumdur, bir zihinsel ve ruhsal, toplumsal ve sınıfsal koşullanmadır. 
Jean-Paul Sartre“İnsan bir ‘durum’dan ibarettir: Bir işçi, bir burjuva gibi düşünüp bir burjuva gibi hissedemez; ama bir insanın gerçek ve eksiksiz bir insan olabilmesi için, bu durumun yaşanması ve belli bir amaca doğru aşılmasıgerekir…//… Hayır, işçi burjuva gibi yaşayamaz; bugünkü toplumsal düzen içinde, ücretlilik durumunu sonuna kadar yaşaması ve ona katlanması gerekir. Bundan hiçbir kaçış yolu, başvurulacak hiçbir ‘mercii’ yoktur. Fakat insan birağacın ya da taşın var olduğu gibi var olamaz: İşçi, kendini işçi yapmalıdır.” Situations II, Gallimard, S.27 “Présentation des Temps modernes” (1945) 
Bir ücret karşılığı çalışan insanın bir işçiye dönüşmesi, kendini işçi sınıfının bir üyesi olarak hissetmesi onun bilinçlenme sürecine bağlıdır. Bir köylünün kendini köylü ve çiftçi gibi (olarak) hissetmesi çok kolay ve doğaldır, çünkü belli bir ortamın içinde, o ortam için doğmuştur. Ancak bir köylünün, bir çiftçinin kendini işçi olarak hissetmesi, işçileşmesi hiç de kolay değildir. 
Arthur Koestler“Darknes at Noon” (Gün Ortasında Karanlık) adlı müthiş romanında 1930’lar Sovyetler Birliği’ni anlatır. Roman kahramanı Rubashov (Buharin) aracılığıyla iktidar-yetki ilişkisini sorgularken, “öznel iyi” aynı zamanda “nesnel iyi” de olabilir mi ve kişi, insanlık adına başkalarına kendi doğrularını dayatabilir mi gibi sorulara cevap arar. Beni en çok etkileyen sahneyi anlatayım: Bir yerde bir demirçelik fabrikası kurulur. Civarda yaşayan köylüleri işe alırlar. Bu köylüler yüksek fırının ocağını kömürle doldurduktan sonra vurup kafayı uyurlar. Tarlayı sürdükten sonra yaptıkları gibi. Onlar uyurken ocak söner ve işler berbat olur. Köylüler hayatları boyunca saate bakmamışlardır. Saat kavramı yoktur kafalarında. Rubashov, Sovyet sanayisini sabote ettiği iddiasıyla ve vatana ihanet suçlamasıyla yargılanır. 
Sivaslı köylü, çift bozup İstanbul’a gelir. Çoluk-çocuk bir işe girerler. Aradan zaman geçer, Boğaz’ın sırtlarında bir gecekondu yaparlar. Gecekonduya su ve elektrik bağlanır. Dahası yol yapılır, muhtarlık kurulur. Böyle bir şey Avrupa’da, ABD’de mümkün değildir. Sivaslı’nın hayali başkadır. Bu hayalini gerçekleştirmek için iktidardaki işçi düşmanı sağcı-dinci partiye oy verir. İşçi sendikasına üye olmaz. Çoğu kendisine benzeyen iş arkadaşlarıyla, işçi sınıfı yararına, herhangi bir dayanışma yapmaz. Dahası, işçi sınıfına düşman olur. 
Köylünün, işçinin sınıf bilincine erişmesine (ne yazıktır ki) Cumhuriyet’in devletçi ve halkçı, hümanist siyaseti de engel oldu. Bedava okullarıyla, parasız yatılı ortaokul, lise, üniversite sistemiyle, “fakir”in çocuklarının (ne iyi ki) önünü açtı, sınıfsal engeli ortadan kaldırdı; Aziz SancarHalil İnalcıkSüleyman DemirelNecmettin Erbakan ve daha niceleri küçük burjuva ve burjuva sınıflarına atladılar. (Bu elbette bir çelişkidir.) Onlar sınıf atlayarak muratlarına erdiler ama işçi sınıfı yoksa demokrasi de yoktur. 1960-70’lerde varoşların devrimcileşmesi de sağlıklı evrim değildi. Onlar sosyalizmin yolunu açacak işçi hakları değil, tam tersine zenginleşme hakkı istiyorlardı. Aynı duruma yurtdışında çalışmaya giden köylülerin evriminde de tanık olduk. Saf solcular, o zamanlar, bunların Almanya’da ve öteki ülkelerde komünistleşeceğini, sosyalistleşeceğini, yurda dönünce “devrim”e öncülük edeceklerini sanıyorlardı. İlk gidenler, ülkeye tatil için Mercedesleriyle gelerek hava attılar. Şimdi, çalıştıkları ülkede sol partilere, Türkiye’de AKP’ye oy veriyorlar. 
Türkiye gibi bir ülkede çalışanın işçileşmesi çok zor. 3. havalimanında birinci parti AKP, ikinci parti HDP, üçüncü parti CHP imiş. Birinci parti dinci, ikinci parti etnikçi, üçüncü parti halkçı. Her şey tersine!