Yazı-Yorum | Sendikaların derdine sendika içinde kalarak çözüm bulunabilir mi?

Fikret Başkaya, Şeker İş Sendikası Başkanı İsa Gök’ün milyonluk makam arabasına binmesi dolayısıyla sendikalardaki yozlaşmayı eleştiren bir yazı yayımladı. Niyetine sözümüz olamaz. Ancak konuyu karmakarışık hale getirerek sendikal mücadelenin niteliği, yozlaşmanın nedeni ve buna karşı alınacak tavırla ilgili söyledikleri hakkında sözümüz var:

Başkaya, yazısında kısaca sendikaları  “işçi sınıfının, emekçi sınıfın çıkarını savunmak üzere kurulmuş olsalar da, zamanla kuruluş amacına yabancılaşıyorlar” diye nitelendiriyor. İşçi sınıfının kazanımlarını sendika bürokrasisine rağmen elde ettiğini vurgulayarak soruyor: “ İyi de neden öyledir? Zira, bürokratlaşmış, yozlaşmış bir işçi örgütü, kendi varlığını sömürü düzeninin devamında görür de ondan… Bu yüzden de asla ‘kapitalizmi aşmak’ gibi bir kaygı ve amaç söz konusu değildir…” Başkaya,  “en kötü örgüt bile örgütsüzlükten iyidir” gerekçesiyle sol aydın ve örgütlerin de sendikaların bu halini görmezden geldiğini belirtiyor ve bunu eleştiriyor.

Tartışmak gereksizdir, sendika ağalığına karşı mücadele sınıf mücadelesinin bir parçasıdır. Ancak, “en kötüsü bile hiç yoktan iyidir” mantığıyla, bu yöndeki her mücadele desteklenemez. Bu çerçevede, iki eğilimden kaçınmak gerekir: İlki; sendikalarda yozlaşmaya neden olduğu gerekçesiyle dikey örgütlenmeleri reddeden ve sendika ağalığına bu yüzden karşı çıkan anarşist eğilimdir. İkincisi, işçi sınıfının sendikal mücadele sayesinde elde edeceği kazanımların burjuvaziye karşı dengeyi sağlayabileceğini düşünen ve bunu engellediği gerekçesiyle sendika ağalığına karşı olan reformist eğilimdir. Zıt görünümlü bu eğilimlerin ortak yanı, siyasi amaçlarını ücretli emeğin hak mücadelesi üzerinden gerçekleştirmek isteyişleridir. Sendikaları bu nedenle önemser ve siyasi mücadelenin kaldıracı gibi görürler. Dolayısıyla sınıf mücadelesinin ekonomik ve siyasi yönlerini karıştırırlar. Başkaya da yazısında bu çerçevede bir karışıklık yaşıyor. Kimi yerde sendikaların “işçi sınıfını egemenler lehine ehlileştirmek” amacıyla kurulduğunu söylerken,  kimi yerde de “işçi sınıfının çıkarlarını savunmak için” kurulduklarından bahsediyor. Sonunda sendikalara ancak siyasi örgütlerin üstlenebileceği bir görev yükleyerek, kapitalizme karşı olmadıkları için eleştiriyor. Bu solun temel hatalarından biridir; sendikal mücadeleye radikal görevler yüklüyor gibi görünüp, aslında siyasi mücadeleyi sendikal mücadele düzeyine çeker. Ve kaçınılmaz olan başarısızlığın sorumluluğunu da, sınıf içinde çalışmadıkları gerekçesiyle solun geri kalanına yükler. Başkaya da benzer bir anlayışla, eleştirdiği solun paradigması içinde kalıyor.

Bilindiği üzere ücretli emek-sermaye çelişkisi, emek tarafını tutacağımız ve sermayeye karşı kazanmaya çalışacağımız bir maç değildir; diyalektiğin “zıtların birliği ve mücadelesi” ilkesine tipik bir örnek oluşturur. Çelişkinin bir yanı sürekli olarak ve karşılıklı, diğerini de üretir. Dolayısıyla çelişkinin ortadan kalkması için her iki yana birden karşı olmak gerekir. Marks bu yüzden eserlerinde sık sık işçilerin yalnızca meta üretmediğini, beraberinde sömürü koşullarını da ürettiklerini vurgular. Ve işçinin bunu kavrayabilmesini “muazzam bilinç dönüşümü” olarak tanımlar. Sorun, bu dönüşümün nasıl sağlanacağındadır. İşçiler çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve ücret artışı için sonsuza dek mücadele etse ve her seferinde başarılı olsa bile, bu bilinçlerini dönüştürmeye yetmeyecektir. Çünkü sermayeyi muhatap alarak hak ve eşitlik temelli mücadele verirken, aynı zamanda ücretli emekçi olarak kalmayı da kabul etmiş olurlar. Bu da tüm kazanımlarının geçici olması için yeterlidir.

Sözgelimi işçiler ücret artışı sağlasa, kapitalist buradan doğan maliyet artışını ürünlere yansıtacaktır. Ürünlerin en büyük tüketicisi yine ücretlilerdir. Dolayısıyla ücret artışından sağladıkları fayda uçup gidecektir. Ya da işçiler direnerek daha kısa süre çalışma hakkı elde etmiş olsunlar; bu kez de kapitalist kısalan çalışma süresinde yine eskisi kadar üretim olması için emeğin verimliliğini arttırmak isteyecek ve daha gelişkin üretim araçları kullanacaktır. Sonuçta emek verimliliği arttıkça bir kısım işçi gereksiz hale gelecek, işsizlik artacak ve bu da çalışanların ücretlerinin aşağı çekilmesine yol açacaktır. Ekonomik mücadele, nereden bakılırsa bakılsın ücretli emekçinin çalışma koşullarında değişiklik yaratmaz. Bu yüzden sendikalar kötü yöneticilerin elinde olduklarından ya da kendilerine yabancılaştıkları için değil, eylemlerinin içeriği gereği kapitalizme karşı olamazlar.

Sendikalar, kapitalizmin meşru saydığı işçi örgütleri olarak toplumsal üstyapının içinde yer alırlar. Bu da siyasal iktidara, sendikalar aracılığıyla emekçi kitlelerini denetim altında tutma olanağı sağlar. Çünkü sendikal mücadelenin düzen açısından tehlike oluşturan şöyle bir yanı vardır: Hem geniş işçi yığınlarını bir araya toplar, hem de bu yığınların yaşaya yaşaya sendikal mücadelelerle bir adım ileri gidilemeyeceğini öğrenmelerine ortam yaratır. Devrimciler açısından bu uygun bir çalışma fırsatı demektir. Ama Ekim Devrimi yalnızca işçileri değil, önlem alması için burjuvaziyi de uyandırmıştır. Siyasal iktidar hiçbir sendika örgütünü başıboş bırakmaz. Kendi uzantısı olarak görür ve nasıl yönetilip çalışacağının sınırlarını çizer. Sendika dışı hak arayışlarını yasadışı ilan ederek, işçi mücadelelerini bürokratik işleyiş içine çeker ve kendi denetimindeki sendika yönetimlerine boyun eğdirir.

Bu sendikaların asıl işlevlerine “yabancılaşmaları” değil, burjuvazinin zaten egemenliği altındaki çalışan sınıf bunun dışına çıkamasın diye,  yeni önlemler almasının somutlaşmış bir örneğidir. Dolayısıyla sorun sendikalarda yaşanmakla birlikte, nedeni sendikaların ötesine uzanır. Nasıl ki eğitim sorunlarının çözümünü okulda, sağlığınkini hastanede aramıyorsak ve hepsinin kaynağının kapitalist sömürü düzeni, sorumlusunun ise siyasal iktidar olduğunu söylüyorsak; benzer bakış açısı sendikalar için de geçerlidir. Sorunlar karşısında bir yandan günlük yaşamı kolaylaştırıcı hak mücadeleleri verirken, diğer yandan buradan elde edilecek kazanımların geçici olduğu bilinciyle iktidar mücadelesi vermemiz gerekir. Sendika gibi günlük mücadele örgütleri, doğaları gereği düzen içi çalışır. Siyasi örgütler, doğrudan iktidara yöneliktir. İkisi arasında, ancak devrimci bir ideoloji yardımıyla bağ kurulabilir. Dolayısıyla sendikaların ve sendikal mücadele alanının sorunlarını tutarlı bir siyasi mücadele perspektifiyle ele almamız ve siyasi mücadele ile ekonomik mücadeleyi birbiri yerine geçirmeye kalkışmadan sürdürmemiz gerekir.

Günlük mücadele açısından sendikaların kapitalizmi yıkma görevi yoktur. Siyasi mücadele açısından ise diğer toplumsal alanlar gibi sendikalar da devrimci çalışma yapılacak yerlerden biridir. Yaygın bir sol kesimin sendika ağalığını görmezden geliş nedeni siyaset pratiğinden uzak oluşu ve sendika yönetimlerine ortalama bir sol söylemin egemen olmasını yeterli görmesidir. Devrimciler açısından ise durum şöyledir: Her tür sendika ağalığının egemenlik alanından zaten dışlandıklarından, bulabildikleri her çalışma olanağını değerlendirirler. 15 milyon dolayında örgütsüz çalışanın olduğu bir ülkede öncelik, her emekçinin sendikal bir örgüte üye olmasıdır. İkinci öncelik, devletin sendikaları emek ve alınterinin yağmalandığı arpalıklar haline getirmesine karşı, işçilerin sendika yönetimlerini denetlemesine yardımcı olmaktır. Üçüncü sırada ise, her koşulda devrimci ajitasyonu sürdürmek gelir. Bütün bunlar, tutarlı bir siyasi perspektif olmaksızın gerçekleştirilemez. Sendikaların sorunları, kendimizi sendikal mücadele alanıyla sınırlayarak çözülemez.

“Üzgün” sendika başkanı ve bir anekdot – Fikret Başkaya

1980 öncesinde bir sendikanın eğitim etkinliği dahilinde Ankara’dan İzmir’e gitmiştim. HAVAŞ servisinden indikten sonra bir taksiye bindim ve sendikanın adresini taksi şoförüne verdim. Sendika, betonla kaplı genişçe bir avlu içindeydi. Siyah bir Mercedes araba hızla önümüze geçip durdu, arabadan hışımla inen şoför arka kapıyı açtı, orta yaşlı tıknaz ‘şık giyimli’ adam indi ve hızla binaya girdiler. Gelen kişinin bir bakan veya vali olabileceğini düşündüm ama arabanın plakası kırmızı değildi… Ben de arkalarından binaya girdim. Kapıdaki görevliye: “Biraz önce gelenler kimdi?” dedim.. Görevli nerdeyse beni dövecek, “bilmiyor musun, başkan!” dedi. Ben de, “sizin başkan Mercedese mi biniyor” dediğimde, görevli: “ne yani, patronlar Mercedes kullanacak da bizim başkan Serçe’ye mi binecek” dedi. O zamanlar ‘Serçe’, İtalyan Fiat’ın Türkiye’de üretilen modeliydi, tabii mütevazı bir arabaydı…

Aslında, kapitalist toplumda işçi sınıfının durumunu, kapitalist sömürüyü, artı- değer teorisini anlatmam gerekiyordu ama konuyu değiştirdim. Sendikaların bürokratlaşması-yozlaşması üzerine bir sunum yaptım… Ve sözümü esirgemedim, söylenmesi gerekeni söyledim. Başkan da salondaydı ve beni ön sırada izliyordu… Doğrusu nasıl tepki vereceğini merak ediyordum… Konuşmam bittiğinde sorulara geçildi. İlk sözü başkan aldı, başını arkaya çevirdi ve: “Arkadaşlar, hocanın ne dediğini duydunuz, sendikanıza, örgütünüze sahip çıkın” dedi… Beni bir kere daha şaşırtmıştı…

Geçtiğimiz günlerde TÜRK-İŞ Konfederasyonu’na bağlı Şeker-İş Sendikası Başkanı İsa Gök için 1 milyon liraya, Audi AG Sedan 3.0 Quotto marka bir araba satın alındığını duyduğumda, yukarıdaki anekdotu hatırladım… Kendi kendime, garp cephesinde yeni bir şey yok dedim… Türk-İş başkanı Ergün Atalay, Şeker-İş başkanının “üzgün” olduğunu söylemiş ve “makam aracıyla gündeme gelmemeliyiz” demiş…

Aslında sendikacılığın diğerleri gibi bir ‘meslek’ sayıldığı durumda, Şeker-İş başkanına bir milyonluk araç satın alınması neden şaşırtıcı olsundu… Bu durum, sendikaların ‘ne olmadıklarıyla’ ilgilidir… Nitekim, retorik başka olsa da sendikalar aslında sermayenin ve burjuva devletin hizmetine koşulmuş örgütlerdir… Fakat ortalama algı öyle değildir… Burjuva toplumunda sendikalar bidayette işçi sınıfının, emekçi sınıfın çıkarını savunmak üzere kurulmuş olsalar da, zamanla kuruluş amacına yabancılaşıyorlar… Dolayısıyla, misyonlarına ve varlık nedenlerine ihanet halindedirler… Elbette gerçekten misyonlarına ve varlık nedenlerine uygun davranan sendikacılar, sendikalar da vardır ve her zaman da vardı ama onlar sadece küçük bir istisnadır…

Genel bir çerçevede işçi sendikalarının misyonu, işçi sınıfını egemenler lehine ‘ehlileştirmek, uysallaştırmaktır…’ Tam birer ‘kontrol örgütüdürler’… Lâkin retorik farklıdır… Bürokratik yozlaşmaya uğramış tüm örgütler gibi fıtraten gericidirler… Sendika yöneticileri birer profesyoneldir. Aralarında 20-30 yıl sendika başkanlığı, yöneticiliği yapanlar vardır… Geride kalan dönemde işçiler ne zaman gerçek bir kazanım elde etseler, sendikaya, sendika bürokrasisine rağmen elde etmişlerdir… Yaklaşık 150 yıllık sendika pratiğine baktığınızda, sendikaların her kritik durumda sermayeyi ve onun devletini gözeten bir tavır sergilediklerini, sınıfa ihanet ettiklerini görürsünüz… İyi de neden öyledir? Zira, bürokratlaşmış, yozlaşmış bir işçi örgütü, kendi varlığını sömürü düzeninin devamında görür de ondan… Bu yüzden de asla ‘kapitalizmi aşmak’ gibi bir kaygı ve amaç söz konusu değildir… Sol aydınlar ve örgütler de ekseri sendikaları meşrulaştırıcı bir tavır içindedirler… Sendikalara dair gerçeği söylememeyi tercih ederler… Neymiş efendim ‘en kötü örgüt bile örgütsüzlükten iyiymiş… Demek ki, “en kötünün” bile iyisi mümkün! ‘ Bu saçmalığa kim inanır? Bu, ‘kavramın kendindeki çelişki’ değil midir? Sendikaların bürokratlaşmasını, yozlaşmasını eleştirmek, örgütsüzlüğü savunmak mıdır, örgüt karşıtlığı mıdır? Aklı başında biri örgütsüzlüğü savunabilir mi?

Büyük sendikaların yöneticileri, önemli bir finansal kaynağı tasarruf ederler… Üye sayısını daha etkin mücadele için değil, aidatları artırmak, kaynağı büyütmek için isterler. Kendi ücret ve ödeneklerini istedikleri gibi belirlerler… Lüks otellerde konaklarlar, birer burjuva gibi yaşarlar. Söylem farklı olsa da aslında “karşı tarafta” konumlanmışlardır… Yaşam standartları ortalama bir işçininkinden beş altı kat daha yüksektir. Lâkin işçi sınıfının ‘yüksek çıkarları’ söylemini dillerinden düşürmezler… Sendika kaynaklarını ‘özel çıkarları’ için daha çok kullanmanın yollarını ararlar…

Toplumun hiçbir temel sorununa dair söyleyecek sözleri yoktur. Yüzleri, sözde temsil ettiklerini söyledikleri işçilere/emekçilere değil, devlete dönüktür… İşçi sınıfının çıkarlarının değil, “devletin yüksek çıkarlarının” bekçiliğini yaparlar… Devletin ne mene bir şey olduğuna dair hiç bir fikir sahibi değillerdir… Tam tersine, burjuva devletin ‘kutsallığından’ da asla şüphe etmezler… Herhalde bunlara ‘gayri resmi devlet örgütü’ [GRDÖ] demekte bir sakınca yoktur…

Son bir kaç yılda Türkiye’de sınırlı demokrasi, sınırlı özgürlükler ve haklar bir bir tasfiye edilirken, hukuk by-pass edilirken, yolsuzluklar zirve yapmışken, ülkenin varı-yoğu bir avuç soyguncu çetesi tarafından yağmalanır- talan edilirken, insanlar yazdıklarından, söylediklerinden tutuklanır hapse atılırken, ifade ve basın özgürlüğü yerlerde sürünürken, dinci gericilik devlet aygıtını ve toplumu kuşatmışken, Kürtlere yönelik devlet terörü 1920’leri, 1930’ları aratmazken, her geçen gün toplum despotik bir iktidarın oyuncağı haline gelirken, sosyal eşitsizlik skandal boyutlara çıkmış, işsizlik, yoksulluk ve sefalet zirve yapmışken, anlı-şanlı sendikalardan, sendikacılardan hiç ses çıktığını duyan var mı? Öyle bir şey mümkün müdür?

Makam aracı gibi şeylerin dışında bu yoz sendikacı taifesi ‘ne ile gündeme gelebilirlerdi ki…’