Yazı-Yorum | Yurttaşlık ve sınıf bilinci – Metin Çulhaoğlu (İleri Haber)

Metin Çulhaoğlu Yurttaşlık ve Sınıf Bilinci başlıklı bir yazı kaleme almış. Emekçi ve yoksulların AKP etkisinden koparılmasının bir siyasi güç işi olduğu ifade ediliyor. Güç olmadan sadece söylem pratikleriyle bunun yapılamayacağı iddia ediliyor, önce güç olmak gerektiği belirtiliyor. Emekçi ve yoksul kesimlerdeki cinsiyetçi, şoven ve benzeri eğilimlere teslim olmanın yanlışlığının altı çiziliyor. Buraya kadar anladık ve doğru bulduk ama güç olmak için ne yapmamız gerektiğine dair öneriyi anlayamadık. Yurttaşlık bilincine temel olan demokrasi barış anlayışı ile cinsiyet eşitliği ve ekoloji gibi konularda söylem geliştirerek mi güç olunacak?

Açıkçası özellikle Üçüncü Havalimanı inşaatında çalışan işçilerin isyanından beri solda “söylem” düzeyinde emekçi mevzularına bir ilgiye şahit oluyoruz. Yakında geçer. Emekçi ve yoksullar söylemlerimizden etkilenmeyecek. Fiilen orada bulunmadan, hele de küresel olarak devrim ve sosyalizm fikrinin makbul olmadığı bu dönemde, işyerlerindeki koşullara her tepkinin sosyalist yaftalı partilere (ya da CHP’ye) oya dönüşmesini beklemek boş hayal. Oy verme davranışı diğer koşullar sabit kaldığında her yerde zaten esas olarak kültüreldir. Şehirlere görece yakın zamanda göç etmiş, geldiği ve işe girdiği yerlerde solu görmemiş ya da daha beteri beyaz yakalı işveren temsilcisi olarak karşısında görmüş insanların sol kimliğe dair fikri bellidir, etnik mezhepsel ya da hemşerilik kimliğinin önüne geçemeyecektir.

Oy verme davranışlarını bu kadar önemsemeyi de anlayamıyoruz. Proleter devrimci bir tutum olarak emekçiler ve yoksullar arasında faaliyet yürütmek insanların oy verme davranışını değiştirmek için değil işçi sınıfı iktidarı fikrini örgütleme çabası olarak gerçekleştirilir diye biliyoruz. Öyle öğrendik. Kuşkusuz bunu yaparken popülizme batmamak ve işçiyi kafalamak için şoven, mezhepçi, kadın düşmanı tutumlara taviz vermemek gerekir, elimizden geldiğince faaliyetimizi bu doğrultuda gerçekleştiriyoruz. Çok defa uzun süre birlikte mücadele ettiğimiz insanların siyasi tutum olarak çok az değiştiğine şahit olduk. Kısıtlı faaliyetin küresel konjonktürün ve ulusal düzeydeki güç ilişkilerinin yapısal ağırlığını değiştirmeye pek muktedir olmadığını bilerek bu yola girilir. Kısa yollar genelde nafiledir bazen de sınıf ihanetine götürür.

İktidara isyan etmenin yurttaşlık bilinci gerektirmediğini ortaçağa damga vuran köylü isyanları gösteriyor. Aşamacılık benimsemediğimiz bir tutum dolayısıyla hangi bilinç önce gelir umursamak gerekir mi bilmiyoruz. Bildiğimiz şu düzeni değiştirecek olan ateşin kıvılcımını kitlelerin isyanı çakar. Bir süredir orada değilseniz, isyan edenle aşina değilseniz kıvılcım (istediğiniz biçimde) tutuşmaz. Orada olmak emekçiler ve yoksulların arasına gidecek siyasi tutum ve konumlanış gerektirir. Çulhaoğlu’nun yazısı bu konumlanışı başka şartlara bağlıyorsa üzülürüz.

En alttakilere bulaşmadan, herhangi bir demografikten, toplum kesiminden, yurttaşlık bilincinin bam teline dokunan doğru söylemle yüzde iki üç oy almak herhalde fena olmaz ama Çulhaoğlu’nun söylediği anlamda güç olmaya yetmeyecektir. Niyesini burada anlatmaya gerek var mı bilmiyoruz ne de olsa Avrupa ülkelerinin parlamentoları o oy oranlarını alan Komünist isimli partileri son yıllarda da görüyor, hiçbiri ulusal güç ilişkilerini dönüştürmede 65 TİP’i etkisi yapmıyor. Demek sorun, eksiklik orada değil. Biz en iyisi bildiğimizi yapmak ve ne kadar başımızı taşa vurursak vuralım kendi fikirlerimizle emekçiler ve yoksullar arasında konumlanmaktır diyoruz. Allah herkesin çarşısına pazar versin.

Yurttaşlık ve sınıf bilinci – Metin Çulhaoğlu (İleri Haber)

Bugün asıl yapılması gerekenin AKP’nin tabanını “eritmek”, AKP’yi destekleyen emekçi ve yoksul kesimleri “uygun söylemlerle” oradan koparmak olduğu Türkiye solunda sıkça dillendirilir.

İtiraz edilmesi mümkün olmayan pek çok görüş ve saptamada olduğu gibi burada da kimi boşluklar vardır. İşin aslına bakılırsa solda kimsenin bu kesimler için “durdukları yerde dursunlar” dediği yoktur. Ayrıca solun, aynı kesimlerin duyarlı oldukları varsayılan işsizlik, pahalılık, düşük ücret, sömürü, kayıt dışı istihdam gibi sorunlarla hiç ilgilenmediği de söylenemez.

Demek ki bir şeyler konuşuluyor, söyleniyor, yazılıp çiziliyor, ama sonuç alınamıyor…

***

Burada kalkıp ne tür söylemlerin bu alanda sonuç alıcı olabileceği konusunda birtakım iddialarda bulunacak değiliz. Çünkü işin en başında, sol muhalefetin bu kesimler üzerinde “söylem düzeyinde” etkili olabileceğine inanmıyoruz. Doğrudur, AKP iktidarı ya da rejimi geniş emekçi ve yoksul kesimler üzerinde söylemleriyle etkili olabilmektedir; ama bu etkinin temelinde “söylemlerin” kendisinin cazibesi ya da iyi formüle edilmiş olmasından çok sahip olunan güç ve iktidar yatmaktadır.

Bir zamanların “söylemci” post-Marksist yaklaşımlarının en ciddi gediği, söylemin etkisini, mevcut egemenlik ve güç ilişkilerinin dışında, kendi başına mutlaklaştırarak ele almasıydı. Oysa söylemin etkisi için belirli bir güç eşiğinin aşılması gerekir ve bu eşiğe gene söylemle ulaşılması da mümkün değildir.

Sonuçta, sol muhalefet örgütlenerek, kimi konularda ortak davranarak, küçük ölçeklerden başlayıp kendi hegemonya alanlarını oluşturarak ve bunlardan kalkıp ortaya bir hareket koyarak belirli bir eşiğe ulaşabilecektir.

Sonra gelsin uygun, çarpıcı ve yaratıcı söylem arayışları…

Öbür türlü, geniş emekçi ve yoksul kesimleri AKP’den koparacak söylemler yarışması açalım olsun bitsin.

***

AKP’ye yönelik desteği eritme tezinin söylemle ilgili yanına kısaca değinmiş olduk.

Peki, ya haklı görünen bu tezin ima ettiği başka noktalar da varsa… Örneğin, insan hakları, kadınların sorunları, demokrasi, barış, çevre gibi temaların AKP’nin peşindeki emekçi ve yoksul kesimleri hiç ilgilendirmediği, dolayısıyla solun bunlara birinci planda yer vermemesi gerektiği düşünülüyorsa?

Eğer böyle bir düşünce varsa “oradaki” sorundan önce kendi içimizde bir sorun var demektir. Ve bu sorun, az önce sıralanan başlıkların kendi başlarına taşıdığı önem ve değerin de ötesinde başka ve daha “derin” bir konuya işaret eder.

***

Tarihsel olarak, kapitalizmin gelişmesi ve burjuva devrimler bağlamında “yurttaşlık bilinci” ile “sınıf bilincinin” iç içe geçmesi konusunda ne dersek diyelim bunlardan ilkinin ikincisini öncelediği konusunda fazla tartışmaya gerek olmadığını sanıyoruz.

Buradan, uzun bir sıçrayışla son dönemin Türkiye’sine gelirsek, ülkede en fazla yıpratılan, yok sayılmak, yerine başka şeyler geçirilmek istenen kavramlar arasında hakları ve sorumluluklarıyla birlikte yurttaşlığın, yurttaş haklarının ve yurttaşlık bilincinin yer aldığını söyleyebiliriz.

O kadar ki insanların maddi/sınıfsal konumlarıyla siyasal ve ideolojik tercihleri arasındaki açının bu kadar büyümesinde, yurttaş kimliğindeki ve yurttaşlık bilincindeki eksilmenin önemli bir payı vardır. Tebaa ve ümmet anlayışları, az önce sözü edilen açıyı daha da büyüten katmanlar durumundadır.

Böyleyse, insan hakları, demokrasi, kadın hakları, çevre gibi başlıklar, kendi değerleri ötesinde doğrudan yurttaşlığı ve yurttaşlık bilincini çağrıştırır; hepsinin, sınıf bilincini “bulandırıcı” değil tersine bu bilince giden yolu temizleyici özellikleriyle değerlendirilmesi gerekir.

Eğer bunları hiç önemsemiyorsak, o zaman bırakalım bildikleri gibi yapsınlar; biz de ileride bu kez tebaaya bile değil kullara nasıl (hangi söylemlerle) sınıf bilinci kazandırılabileceğini tartışırız.