Yeni bir yol inşa etmenin zorunluluğu: Kimin için özgürlük? – Gizem Balcı, Pınar Eren

Kapitalist sistemin çarklarının dönmeye başladığı günden bugüne insanlık temel şiarını “özel mülkiyet” üzerine kurarken kapitalist kültür yaşamı değil, sömürüyü ve vahşeti biricikleştirdi. Bu sömürü sistemi; İlk Çağ toplumlarından beri süre gelen erkek egemen toplum, hayvan ve doğa sömürüsü gibi farklı özneleri konu alan lakin iç içe geçmiş tüm sömürü biçimlerinin gelip üzerine yerleşti ve hepsini bir kar maksimizasyonu amacı güderek özel mülkiyetin ve insanın emrine verdi.

İçinde yaşadığımız toplumu mutlak ve değiştirilemez bir gerçek olarak görmekten ziyade kapitalizmi, Marx’ın önümüze apaçık serdiği tarihsel aşamalardan bir tanesi ve emek ile yaşamın özgürlüğünün inşasından önce son durak olarak gören bizlerin; insan merkezli bir özgürlük anlayışını sorgulaması artık zaruridir.

Patronun işçi, devletin halk, insanın doğa üzerinde kurduğu tahakkümün bizi yok oluşa sürüklememesi yalnızca bizim elimizdedir. Yeni bir dünya tahayyül ederken yalnızca insan odaklı değil, dünyada varlığını sürdüren her bir canlının özgürlüğünü inşa edecek şekilde bir mücadele yaratmak ve en kapsayıcı şekilde var olan her sömürüye karşı duran bir hat üretmek gerekmektedir.

Ancak tüm bu kabullerin ardından, 20. yüzyılda ortaya çıkmış ve günden güne aktif bir mücadele alanı haline gelen ve dünyada en görülmez şekilde tezahür etmeye devam eden hayvan sömürüsüne dikkat çekmeyi kendine başat ilke edinmiş vegan hareketten bahsedebiliriz.

The Vegan Society’nin (Vegan Topluluğu) kurucusu Donald Watson’ın tanımıyla “Veganlık, hayvanlar alemine dair sömürü ve zulmün tüm biçimlerini dışlamanın ve yaşamı gözetmenin yoludur. Et, balık, kümes hayvanı, yumurta, bal, hayvansal süt ve türevlerini dışlayıp bitkiler aleminin ürünleriyle yaşamayı ve tamamen ya da kısmen hayvanlardan üretilen tüm ticari malların alternatiflerini kullanmak şeklinde pratiğe dökülür.’’1

Veganlar hiçbir hayvansal ürün kullanmamak üzerine hayatlarını dönüştürürler. Kurulan tahakküm ilişkisini sadece vicdani sebepler ile açıklamaz, insanın yaşamını sürdürmesi için herhangi bir hayvansal ürüne ihtiyacı olmadığı kabulü ile beraber kullanılan her hayvanın direkt olarak sömürüyü yarattığını vurgularlar. Günden güne artan bilimsel araştırmaların da desteklediği üzere Vegan Hareket, tamamen bitkisel bazlı tüketim ile insan yaşamının sağlıklı bir şekilde sürmesinin mümkün olduğunu söyler. Keza veganlık bir “diyet” yahut “oruç” değildir. Dolayısıyla salt sağlık için etsiz beslenme bir tercihtir, veganlık değildir. Bilinen yüzüyle hayvan köleliğinde en büyük paya gıda sektörü sahip olsa da ne yazık ki bu paylaşımda yalnız değildir. Bu sebeple veganlar, bitkisel beslenmenin yanında hayvan kullanımını hayatlarından tümüyle çıkarırlar. Üretim sürecinde hayvan deneylerinin yapıldığı ürünleri veya hayvanların kullanıldığı eşyaları vb. hayatlarına sokmazlar.

Hatta var olan birçok hastalığın (diyabet, yüksek tansiyon vb.) hayvansal ürün tüketmekten kaynaklandığını kanıtlayan ve bilim dünyasında kabul görmüş pek çok çalışma bulunmaktadır. Bilimin özerk bir alan olmadığı ve ilaç endüstrisi ile et endüstrisi arasındaki birlikteliğin yönlendiriciliği üzerinden devamını sağladığı günümüzde, bu çalışmaların çok fazla insana ulaşmamış olması bizler için gayet anlaşılırdır. Ayrıca et tüketimi birçok hastalığa sebebiyet verirken veganlığın sağlıksız olacağını iddia etmek yanlıştır. Dünya Sağlık Örgütü’nün son 20 yılda yaptığı 800’den fazla araştırma gösteriyor ki işlenmiş et ürünleri 1. derecede kanserojenken (asbest ve tütünle aynı derece) kırmızı et 2. derece kanserojendir.2

İnsan doğumundan itibaren belirli beslenme alışkanlıklarıyla yaşamını sürdürür ve kapitalist üretim de bu arz ve talepler doğrultusunda şekillenir. Bizim gayemiz bu alana dair bir söz ve söylem üretebilmenin önünü açmak, hakim ve çarpıtılmış gerçekliğin kendini oturttuğu ve yaşamı birebir etkileyen bu sömürü sisteminin artık görünür olmasını sağlamaktır.


1http://vegansociety.today

2https://www.iarc.fr/en/media-centre/pr/2015/pdfs/pr240_E.pdf