Yolsuzluk yol olunca… – Mehmet Polat

Necip Türk basını sayesinde Çiftlikbank olayı kapanmıyor. Sorumluların hangi ülkeye kaçtığı, benzer dümen çeviren başka şirketler, konuyla ilgili soruşturmalar hakkında durmadan aydınlatılıyoruz. Necip basınımız böyledir. Kamuoyunu bir sorun hakkında en başından ya da hiç olmazsa ortalarında aydınlatmak yerine, iş işten geçtikten sonra “bunu da yapmışlar” diye ortaya çıkarak açar ağzını, yumar gözünü. Çünkü basınımız bizi ülke ve dünyadan haberdar etmek için değil, etmemek için vardır. Bu yüzden duymaz, görmez, araştırmaz. Yalnızca önüne konulanı, kulağına fısıldananı ya da gökdelenlerin penceresinden bakılınca görüleni duyurur. Eğer basın bir şeyi ısrarla kötülüyorsa, bilin ki bu o şey gerçekten kötü olduğundan değil, yalnızca kendini daha temiz göstermek içindir. Tıpkı kapkara bir cismin yanındaki gri cismin beyaz görünmesi misali…

Tabi olayın ısrarla üstünde durulması yalnızca basının işine gelmiyor, yolsuzluğun yol olduğu bir düzenin kendini aklamasına da yarıyor. Çünkü devenin havuduyla yutulduğu bir toplum ve çağda, Çiftlikbank gibi dolandırıcılıklar simit çalmak kadar basittir. Çünkü yolsuzluk büyüdükçe meşru, küçüldükçe suç sayılır. Ve küçükler hakkında konuşup durmak, büyükleri daha görünmez kılar. Konuşalım öyleyse:

Gazete haberlerinden öğrendiğimize göre Çiftlikbank’da 1 milyar 139 milyon lira toplanmış. Malum, para yatırarak sisteme giriliyor. Daha sonra para yatıracak yeni kişiler bulundukça, ilk katılımcılar yatırdıklarının bir kısmını geri alıyor. Para yatıran sayısı arttıkça, anaparanın tümünü geri alarak kâr bile ediyorlar. Savcılık soruşturmasına göre Çiftlikbank’a yatırılan toplam paranın 687 milyon lirası, işleyiş gereği geri ödenmiş. Sistemin toplam mal varlığı 58 milyon, şirketlere aktardığı para ise 128 milyon liraymış. Savcılık, sistemin en başta söz verdiği gibi ödeme yapması durumunda katılımcılara toplam 2 milyar 971 milyon lira ödemesi gerekeceğini saptamış. Sistemin kurucularının bunu baştan beri bildiklerini ama yapmadıklarını, dolayısıyla dolandırıcılık amacıyla çalıştıklarını belirtiyor.

Ben yapılan dolandırıcılığın yine de insaflı olduğunu düşünüyorum. Yukarıdaki hesaba göre sistemin kurucuları en çok 400 milyon lira dolayında bir parayı yürütmüşler. Topladıklarının yüzde 60 kadarını ise dağıtmışlar. Yani dolandırıcılık suçunu işlerken, önemli sayıda katılımcıyı da suç ortağı yapmışlar. Dolayısıyla suçlu yalnızca düzeni kuran değil, aynı zamanda böyle bir düzene katılanlardır. Nedenine gelince:

Nüfusun yüzde 80’i kentlerde yaşıyor ve neredeyse yarısı internet kullanıyor. Başka şeyleri bilemem ama can ve malını doğrudan ilgilendiren konularda böyle bir toplumun cahilce davranacağını düşünmek, cahillik olur. Hiç kimse, kısa sürede anormal kazanç sağlayacağını söyleyen birine çıkarıp 50-100 bin lira vermez. Bu kadar parası olanın, banka faiz oranları ve altın, döviz piyasası hakkında az-çok bilgisi vardır. Eline geçecek paranın bir üretimden değil, sisteme daha sonra katılanlardan geleceğinin farkındadır. İlk katılanlardan olup, kârlı çıkmaya çalışır. Yani, sisteme katılanların büyük çoğunluğu değirmenin suyunun nereden geldiği ve kendisinin nasıl kazanç sağlayacağı hakkında bilinçlidir. Köyden kente gelip bir dolandırıcıya inanarak saat kulesi, köprü satın alacak kadar saf yurttaşların çok eskilerde kaldığını düşünüyorum. Bu kadar kişinin zarar görmesi, suç çok ortaklı olmadıkça gerçekleşemez. Eğer 77 bin mağduru olduğu söylenen bu olayda yeralanlar masumiyetlerine inansalar ve gerçekten son paralarını bu işe yatırmış olsalardı, ortaya çıkıp haklarını ararlardı.

Bunun örneği yılbaşında İran’da görüldü. Bankerlere para kaptıranlar, hükümet gerekli uyarıyı yapmadığı için sokaklara çıkıp büyük bir isyanı tetiklediler. Benzer biçimde, 1981’de Bülent Ulusu’nun başbakan, Turgut Özal’ın ekonomiden sorumlu yardımcısı olduğu dönemde yüksek faizle para toplayan bankerler batmış, sıkıyönetim koşullarına rağmen yüzlerce mağdur Ankara’da Kızılay’ı birbirine katmıştı. Sonuçsuz kalsa da, mağdurlar aylar boyu seslerini duyurmaya çalıştılar. Eğer kendilerini suç ortağı gibi hissetmiyorlarsa, nerede bu Çiftlikbank’ın ya da diğer benzer şirketlerin mağdurları?

Çiftlikbank’ı kuranlar göstermelik çiftlikler kurarak ve bu çiftliklerden gelen ürünleri sattıklarını söyledikleri mağazalar açarak para topladıkları kişileri değil, asıl olarak sermaye piyasasını denetleyen resmî kurumları, kendilerine kredi veren bankaları, reklâmlarını yapan medyayı kandırmışlardır. Bu da düzenin saflığından değil, işleyişinden kaynaklı bir durumdur. Zaten son 30-40 yıldır bu topluma, güvenli bir yaşamın emek, ahlak, dayanışma yerine kişisel servetin büyüklüğüne bağlı olduğu anlatılıyor ve başka bir şey de söylenmiyor. Bu sayede öğretmen öğrencisine parayla kurs veriyor. Doktor hastasını sağmal inek gibi görüyor. Kamu kurumunu kamu adına denetlemeye giden müfettiş, rüşvet istiyor. At etinden sucuk, göçmenden Kuvayi Milliyeci yapılıyor. En küçük köşeyi dönme fırsatı yakalayan, kaçırmak istemiyor. Dönen, bir daha dönmeye bakıyor. Toplum böylesine bir çürümüşlük girdabında dönmese, çocuklara, engellilere, hayvanlara, diğerlerinden nispeten zayıf olanlara karşı böylesine hunharca saldırılar yapılır mıydı?

Devam edelim: Bütçe gelirlerinin yüzde 85’i vergilerden sağlanıyor. Her şey için vergi ödüyoruz. Dünyadaki en adaletsiz vergi düzenlerinden biri de Türkiye’de. Çünkü yıllardan bu yana toplanan vergilerin yüzde 70’i dolaylı, kalanı dolaysız vergilerdir. Birincisi yurttaşlar arası alışverişler sırasında, örneğin ekmek alırken ödenir. İkincisi ise elde edilen gelirden ve sahip olunan zenginliklerden alınır. Dolaylı vergi yoksulu vurur. Dolaysız vergi ise varlıklıdan alınır ama çeşitli biçimlerde vergi iadesi olarak yine geri verilir.

Ancak iş burada kalmaz. Bir devlet neden vergi toplar? Yurttaşların kendi başlarına karşılayamayacağı mal ve hizmetleri sağlamak ve eşit biçimde dağıtmak için değil mi? Bunların başında da eğitim, sağlık, ulaşım, barınma gibi işler gelmez mi? Toplanan vergiler karşılığı bu temel konuların hangisinde bedava hizmet alıyoruz? Bırakalım bunları bir yana, kimlik kartı, ehliyet, pasaport gibi devletten başka hiç kimsenin hizmet sunmadığı alanlarda bile yurttaş para ödüyor. Peki, biz bu kadar vergiyi ne için veriyoruz? Bir bölgeden, kişiden, toplum kesiminden toplanan verginin ne kadarı hizmet olarak kendisine dönüyor? Özelleştirilen elektrik dağıtım şirketlerinin zararını bile yurttaş ödemiyor mu? Ulaşım için geçmek zorunda olduğumuz yol, köprü ve tünellerden geçiş ücreti alınmıyor mu?

Bir de şu var tabi: Bizim vergilerimizle ama yöneticinin aklına göre yapılan işlerin açılış törenlerinde, “hizmet getirdik” diye nutuk atılıyor. Bu ülkede deprem sonrası konut yapmak için toplanan paralarla yol yapılıyor. Öğrenciye yurt yapmak yerine, cami yapılıyor. Sonra da parmak kadar çocuklar kifayetsiz ve ahlâksız insanların eline teslim ediliyor. Mazlumun çaresizliğini fırsat bilenler farkında mı acaba, toplum çürüyor. Bir toplumu iyi-kötü ayakta tutan ne kadar değer varsa ayaklar altında ezilirken, ne Çiftlikbank’ı beyler?