Yönetmen Ceylan Özgün Özçelik: “Biraz da erkeklik ölsün”

Röportaj: Sena Çakır – Ezgi Gözoğlu

Tarihimizin en kanlı katliamlarına dair öznel bir yüzleşmeyi içinde taşıyan “Kaygı”, 67. Berlin Film Festivali’nde prömiyerini yapmıştı. O günden bugüne “kaygı” devam ediyor ve duvarlar hala sıcak. Filmin yönetmeni Ceylan Özgün Özçelik ile toplumsal hafızamıza dair kaygılarımızı, bir sinemacı olarak yaşadığı sıkıntıları ve sahnede yalnızca kadınları göreceğimiz bir şiddet ve intikam konulu yeni filmi olan “18+” üzerine konuştuk. Yaşanan tüm katliamlara bir saygı duruşu olan filmi Kaygı ile bizlere sanatın politik gücünü bir kez daha hatırlatan Özçelik, yeni projesi “18+” ile ise Çilemleri ve daha nicelerini selamlıyor.

Neden Madımak? Neden 6-7 Eylül olayları, Maraş veya Çorum değil?

Aslında bunun çok fazla nedeni var ama ilk nedenden başlayayım; film, bir hatırlama filmi ve hatırlama filmi olduğu için temelinde kendi geri dönüşümü yaşadım. Kendi hafızasızlığımdan kaynaklanan bir hafıza filmi yapacaktım, bunu biliyodum. Benim aklıma mekanlarla gelmişti ve filmde bunların olacağı kesindi. Tabii ki iktidarın ve medyanın bu hafızaya etkisi kesindi. Ama hangi katliam sorusunun cevabını -ki bu soru katliamları dahi unutabilir miyiz sorusunun üstüne gelmişti- biraz kendimde aradım. Eski bir medya çalışanı olarak gözümü kapatıp televizyonda gördüğüm ilk ve en eski neyi hatırlıyorum diye düşündüm. İlk aklıma gelen de Aziz Nesin’in itfaiye aracından sarkıtıldığı an oldu. O zaman ben 13 yaşındaydım ve daha eskiye gidemedim. Sonra katliamları okumaya başladım. Tabii bitmiyolar. Hakikaten ülkenin her yeri yangın yeri, her yeri katliam ne yazık ki. Bu topraklarda ve tüm dünyada da böyle bu. Ondan sonra temel olarak hissettiğim ve Sivas’tan daha da emin olmamı sağlayan şey; orada bir Pir Sultan Abdal var. Bu şenlikler Pir Sultan Abdal adı altında yapılıyor ki ben, Pir Sultan Abdal’ın asılması ile ilgili mitten çok etkilenmiştim. Yani orada aslında kültür ve tarih de yok edilmeye çalışılıyor. Benim asıl arzu ettiğim şey bugünden geçmişe, geçmişten de geleceğe bakan bir film yapmak olduğu için sondaki bilgilendirme yazısını ekledim. O gün Sivas’ı yakanlar bugün vali, milletvekili vesaire. “Yabancılar anlasın diye mi yazdın” sorusunu soruyorlar mesela. Hayır, yabancılar anlasın diye değil. Bu işin adını koymak için yazdım o yazıyı oraya. O gün orayı yakanlar, bugün burada “bunları” yapıyor demek istedim. Çünkü bence bu çok güçlü bir bağ. Geçmişle bugüne dair ve sürekli tekerrür eden bir şeyler var zaten. Sinemalar yakılıyor, köyler yakılıyor.. Yani sürekli bir yangın var zaten ve o yakma ile ilgili de bir şey yapmak istiyordum. Çünkü yanma devam ediyor, bu hiç bitmeyen bir şey. Dolayısıyla en temel nedenler sanırım bunlar.

Bir hatırlama filmi için katlimın daha içinden birini seçebilirecekken neden Hasret gibi bir karakter seçtiniz?

Hasret’i kurarken apolitik bir 30 yaş profili vardı kafamda. Çünkü bir çizgi var ve o çizgiyi geçersen karakter bir anda dünyayı kurtaran, sürekli slogan atan, işlevini ve ruhunu yitiren bir şeye dönüşüyor. Sen oraya bir robot yerleştiriyorsun ve o robot dünyayı kurtaracak, haber kanalını kendine getirecek. Gerçekçi değil benim için. Kaldı ki hiçbirimiz ne kadar uğraşırsak uğraşalım ne bir kanalı kurtarabildik ne de başka bir şey yapabildik. Ama Hasret’in, umutsuzluğa sürükleyen bir tip olmasını da istemiyordum. O yüzden ben, onun direniş alanını “hatırlama” ile sınırlıyordum. Yani bu karakterin bütün motivasyonu, bütün mücadelesi hatırlamak. Kendince bir mücadelesi var. İnsanları tek tek değiştirip misyon yüklemeye çalışmıyor ve kendini geri çekiyor. Çünkü onun yapabileceği tek şey bu. O karakter, bir parçası olmaktan vazgeçebiliyor en fazla. Ben de bunu yapabiliyordum. Yapabildiğim tek şey çalıştığım kanaldan istifa etmek oldu. Filmdeki mobbing içeren sahnelerdeki diyalogların birçoğu gerçek. Mesela bana mikrofon takılırken orada benim üstüm olan biri “Bir gün de ben takayım!” demişti ve herkes de gülmüştü buna, çünkü gülmezsen işinden olursun. Çalışanların birçoğu da aslında “Bugün burada ne gördüysen o oldu” demeyi istemiyor ama bir hayatı var, evi var, çocuğu var. Mesela sana emir veriyor, çirkin davranıyor, iki dakika sonra dışarı çıktığında onu ağlarken görüyorsun. Filmde bu anlamda bir denge tutturmak çok önemliydi. Oyunculuk o noktada çok önemli tabii. Filmdeki kadın ve erkek editörler o yüzden çok “insan” olmalıydı. Filmdeki haber müdürü ise aslında gerçek hayatta “erkekleşmek” zorunda kalan haber müdürlerini anlatıyordu biraz bize. Yani erkekleşmekten başka var olabilmek adına bir yol bulamıyor. Aslında net bir siyah ve beyaz yok. Kimse çok kötü değil ya da çok iyi değil ama işte orada, hayatta kalmak için uyum mücadelesi sürüyor biraz.

Aslında bu kuşatılmış hakikatin içinde hala böyle filmler yaparak hakikatin taşıyıcılarından biri olduğunuzu düşünüyorum. Siz buradan doğru şuanki sinemacılara nasıl bir misyon yüklüyorsunuz?

Bu benim şahsi fikrim ve kendimi de içine alarak söylüyorum. Dönemdaşlarımın eserleri olan çok fazla sevdiğim film olmasına rağmen ben hep şunu hissediyorum; hiçbirimizi bir Bilge Olgaç kadar, Lütfi Akad kadar, bir Metin Erksan kadar cesur bulamıyorum. Mesela “Umut” veya saydığım sinemacıların herhangi bir filmi ya da o kadar eskiye de gitmeyelim, 80’lerde Atıf Yılmaz’ın filmleri diyelim. “Ah Belinda”. Bugün bir tane yapılıyor mu? Yok. Ne kadar üzücü ki öyle bir risk alamıyoruz. Öyle bir enerjiyle film yapamıyoruz. Öyle bir hikaye, akış, karakter oluşturamıyoruz. Bu bana biraz tıkanıklık gibi geliyor. Evet, hepimiz büyük öyküler anlatmaya çalışıyoruz. Elimizden gelen her şeyi de yapıyoruz ama yine de 60’lar, 70’ler, 80’lerde neler deneniyordu. Kara filmler gibi acayip türler deneniyordu ve o türler de hep politik bir alt yapıya sahipti. Bomboş filmler değillerdi. Örneğin “Ah Belinda” epey politik bir film bence. Şu an o kadar cesur olamamamız, o kadar yenilikçi olamamız, o kadar büyük riskler alamıyor olmamız beni üzüyor. Bunun nedenini bilmiyorum. Sanırım o kadar iyi sinemacılar değiliz. Öz eleştirimizi yapalım günün sonunda. Çünkü bence, onlar gerçekten cesurlardı ve o dönemler efsane dönemlerdi. Galiba bir araya da gelemiyoruz. Çağa ait bir hal olarak bireycilik çok fazla. Örgütlenme diye bir şey yok. Bir bağ kuramama, bir aidiyetsizlik var. Mesela ben, aidiyetsizliği çok güçlü hissetmeye başladım. Bu hal bir araya gelmemizi, birlikte bir şey yapmamızı engelliyor. Zaman çok hızlı akıyor, çok fazla para sıkıntımız var. Bakanlık bize seti çekti – ben orada da uzlaşmaya gidilmesi gerektiğini düşünüyorum- Evet, hepimiz kırıldık ve üzüldük ama orada 400 sinemacının ismi var. Şimdi sen, bu 400 sinemacıya sonsuza kadar destek olmayacak mısın? OHAL ilan edildi. Ülkenin ucunu göremiyoruz. Son duyuma göre, Kültür Bakanlığı’na Milli Eğitim Bakanlığı’ ndan ve Aile Bakanlığı’ndan birileri atanacakmış. Yok artık, yani. Bunun adı, sanat. Mesela organize olup Bakanlığa yürüyelim, biz görüşmek istiyoruz diyelim. Uzlaşma zemini aramalıyız. Bugün hangi Avrupa ülkesine gitsen -ki oralar da çok matah diye demiyorum, faşizm şuan her yerde- en azından film yapmak için birden fazla fona başvurabiliyorsun. Sınırsız bir sanat fonu alanı var. Bizde yok ki, bir tek Bakanlık var ve sen her ay “Kiramı nasıl ödeyeceğim” diye düşünüyorsun. Herkes kendi içine kapanıyor, insanlar hayatta kalmaya çalışıyor. En temel sorun; hayatta kalmak ve hapse girmemek. Derdin, Tweetlerini bile düşünerek atmak olunca sen zaten o noktaya gelemiyorsun. Bu duruma bulabildiğim en mantıklı açıklama bu… Hayat mücadelemiz bizi buna hapsediyor. Her şey birbiriyle alakalı. Filmdeki mobbing, kentsel dönüşüm; bunların hiçbiri birbirinden ayrı değil. Orada bir sistem var. Birbirini o kadar güzel besliyor ki.

Hasret’in evden kurtulmak için sazla camı kırdığı sahnedeki alt metin, mahkum edildiğimiz o yanan duvarların içinden ancak yine kendi araçlarımızla çıkabilirizi anlatan etkileyici bir sahne. Sanat sizce bu araçlardan biri mi şu anda?

Kesinlikle öyle, bence dünyanın her yerinde öyle zaten. Tabii ki filmleri bizi kurtaracak, insanlığın çaresini bulacak bir şey olarak görmüyorum ama kaç tane hayat etkilerse o kadar işe yarar. En başta şunu düşünelim; biz neden sinema yapıyoruz, müzik yapıyoruz, kitap yazıyoruz? En temelinde bir film bittiğinde, biri bir şey hissetsin diye yapıyorsun. Arşivlenen, arşivlenmeye uygun bir şey yapıyorsun. Bu da artısı. Seyirciyle aradaki bağ ne kadar fazla olursa o kadar da güçlü etkileri oluyor. Buna kendi filmimden örnek verebilirim; Coğrafyadan coğrafyaya değiştiğini fark ediyosun. Gittiğin coğrafyaya göre filme farklı tepkiler geldiğini görüyorsun ve bence bu çok kıymetli bir şey, inanılmaz bir şey. Ankadara’da başka, İzmir’de başka, Diyarbakır’da başka oluyor. Kanada’da başka oluyor. Bunlar hep insanların geçmişleriyle ilgili geri dönüşler. Bana filmden sonra birkaç kişi yazdı ve o kadar etkilendim ki. Biri kendi anneannesiyle ilgili bir şeyler araştırmaya başlamış, başka biri ise mekanlar üzerinden mahallesinde eskiden ne olduğunu hatırlayamadığı yapıları hatırlamaya çalışacağını, araştıracağını söyledi mesela. Bence bu, gerçekten çok önemli bir şey. Bir sinema salonunda 50 kişi ile beraber filmi izliyosanız ve 5 kişi bir şey hissediyorsa “iyi ki yapmışım” diyorsunuz. Dünyayı değiştirmeyeceğiz belki ama geçmişe dönük bir şeyi eşeleme güdüsü filizleniyor. Bunun için film yapıyorum, kendi adıma. Dokunmak birbirimize. Sanatın gücüne inanıyoruz, politik gücüne. Ben hiçbir filmin politik olmadığını düşünmüyorum, her film politik. Politik olmayan hiçbir şey yok. Her şey politik. Bugün en basit romantik komedi türündeki bir filmde bile bir politik duruş var. Kadını yok ederek bir politik duruş sergilemiş oluyor, “Benim siyasi alanımda kadın sadece bedenen burada ve bir beden aracı” diyor. Hepimiz her yazdığımız cümleden, kameranın gösterdiği her kareden, karenin gösterdiği en ufak detaydan bile sorumluyuz. “Bugün ben, şans eseri kamerayı öyle koydum da kamera onu çekti” diye bir lüksümüz yok.

Biraz da son projenizden bahsedelim. Nasıl bir hikaye bekliyor seyirciyi “18+”da?

Yine bir hafıza hikayesi ama Kaygı gibi tam bir hafıza filmi değil. 18+, aslında şiddetle ilgili bir film. Ama Kaygı’dan çok daha fazla türlerarası geçişi olan bir film. Bir bayram gecesinde, bir ev dolusu kadının ormanlık alan içindeki 3 katlı bir ahşap evde bayram kutlamasını izliyoruz. Fakat film biraz kanlı bitiyor. Fantastik, kara-komedi ve bir intikam filmi aslında. Filmde sadece kadınlar var, hiç erkek görmüyoruz. Erkekler sadece sesleriyle bir şiddet öğesi olarak filmin içinde, geçmişin sesleri olarak varlar. Filmde, Çilem’in “Biraz da erkekler ölsün” sözü çok etkili tabii. Kamera arkasında da epey kadın var bu arada. Bütün ekip başları kadın. Biraz konuşunca hep “erkek düşmanı film” gibi düşünülüyor, fakat öyle değil. Filmin derdi erkeklerle değil, “erkeklikle”. Bütün o erkeklik haliyle bir derdimiz var. Erkekler çalışıyor yani, erkekleri de seviyoruz. Ama erkekliği öldürmeye çalışacağız.

Bu, kadınlarla dayanışma içinde yapmaya çalıştığımız bir film. Tasarımcıdan mimara, animasyoncudan web tasarımcısına kadar sadece kadınlarla dayanışarak yapmaya çalıştığımız bir film. Misal, bir ahşap masa var ve onu masa olarak tasarlayan bir kadın sanatçı yapıyor ya da duvara yine bir resim -vazgeçemiyorum tabii ben onlardan- çizilecekse yine bir kadın ressam gelip o resmi çiziyor. Bu noktada sınırsızız. İsteyen herkesle çalışmaya açığız. 3 katlı bir evimiz var ve kim gelip “Ben de şunu yapmak istiyorum bu eve” derse, kapımız ona açık. Dayanışamadan film yapamıyoruz, çünkü neden? Bakanlık yok. Ama ileride bu eserleri internetten satıp sanatçılara gelir kaynağı oluşturmayı planlıyoruz.