23 Haziran ve bir kez daha seçimin anlamı üzerine – Mehmet Polat

İstanbul’da seçimin yenilenmesi kararı, her “seçim” lafı geçtiğinde olduğu gibi solun ezberini yine bozdu. 31 Mart’ta aday çıkaranlar, 23 Haziran’da İmamoğlu lehine çekilme kararı aldılar. Bazıları boykotu savunmaya başladı. Geçen sefer CHP’nin peşine utangaç biçimde takılanlar da artık “hukukun kalmadığı ve faşizmin elinin kulağında olduğu” gibi nedenlerle ar perdesini yırtıp, desteklerinin dozunu arttırdılar. Kısa sürede ne oldu da sol çevreler köklü tavır değişikliğine gittiler? Ve bu değişimin toplumda bir karşılığı var mı?
Seçim, egemen sınıfın kurallarını koyduğu bir oyun alanı. Kimse “hukuk tümüyle rafa kalktı” misali hayret çığlıkları atmasın, hukuk ne zaman güçlünün gücünü kullanmasının kılıfı olmadı ki? Bu temelde işleyen düzen, tehdit oluşturmadığı sürece herkesin seçime katılmasını ister ve destekler. Amacı, iktidara gelecek olanın uygulayacağı siyasetler için, seçim süreçlerinde ezilenlerin onay vermesini sağlamaktır. İktidara oy vermesi gerekmez, seçime katılan bu onayı vermiş demektir. Sol bütün bunları bildiği halde, gücü ve arzusu ancak resmigeçit töreni misali işler yapmaya uygun düştüğünden, seçim oyunu oynamayı seviyor. Elbette seçimler bazen önem kazanır. Ama sol bunun için değil, seçime katılma gösterileri dışında bir siyasi varlık ortaya koyamadığı için seçime katılıyor. Yıllardır sırtı terlemeden ve burnu kanamadan siyaset yapanlar, seçimi siyasetin en önemli anı gibi göstererek hem kendilerini, hem de toplumu kandırıyorlar.
Seçim; siyasetin başlatıcısı, önemli bir aşaması ya da hedefi değildir; bir parçasıdır. Sonuçlarına bağlı olarak siyasette bazı değişikliklere gidilebilir. Ama siyasette seçimden daha önemli şeyler vardır. Siyaset, farklı kesimlerin üretimden ve iktidar gücünden daha çok yararlanmak amacıyla 7/24 sürdürdüğü bir mücadeledir. Gücünü bu süreçte ortaya koyabilen, seçimden de kazançlı çıkar. Seçimden seçime ortaya çıkarak güç oluşturulamaz. Ezilenler ve onları temsil iddiasındaki sol, ezenlerden bağımsız olarak ayakta durmasına yetecek bir güce sahip değilse; seçimi kazansa bile egemenlere meze olmaktan öte geçemez. Örneği Yunanistan’dır: popülist söylemlerle iktidara gelen solcu Syriza, sağcı partilerin yapamadığını yapmış ve Yunan halkını, kapitalistlerin borçlarını üstlenmeye ikna etmiştir. Kapitalizmin egemenliği altında her şey ancak bu kadar “güzel” olabilir…
Belediyeler, yönetimlerindeki siyasi partilerin finansman kaynağıdır. Bu durum, partilerin niyetlerinin ötesinde ve yıllardır kâr amacı gütmemesi gereken kamu hizmetlerinin özelleştirilmesinin sonucudur. Her belediye, kendisinin de yapabileceği işleri ihaleye çıkararak büyük kamu kaynaklarını düzenli biçimde piyasaya dağıtır. Buralardan nemalananlar, yönetimdeki partiye karşılığını verirler. Şirketler yasal çerçevede ihaleye girer, ihale koşulları zaten zarar etmelerine elvermez ve kazananlar yine yasal çerçevede partilere ya da adaylara bağışta bulunarak çarkın dönmesini sağlarlar. Bu yüzden seçimde “hırsızlar gidecek, dürüstler gelecek” misali söylemlerin anlamı yoktur. Eğer İstanbul el değiştirirse, olağan koşullarda eski yönetimin birkaç önemsiz olayı dışında herhangi bir yolsuzluğunun ortaya çıkartılması beklenmemelidir. Minareyi çalanın kılıfı hazırdır.
İstanbul’da seçim, iktidar partisinin parasal olanakları elinden gidiyor diye yenilenmiyor. Çünkü iktidar açısından herhangi bir belediyeyi seçimsiz ele geçirmek zor bir iş değildir. Zaten belediyeler içişleri bakanlığının avucunun içinde, meclis çoğunluğu iktidar partisinin elinde ve bir bahaneyle kayyum atamak her zaman mümkündür. İktidar partisinin İstanbul’da aradığı, toplumun gözünde yitirmekte olduğu meşruiyetini geri kazanmaktır. Meşru olmayan yolları zorlayarak bile olsa sandıktan üstün çıkarsa, amacına ulaşacaktır. 31 Mart’ta görüldüğü üzere, iktidar partisi artık seçimi eskisi gibi etkileyemiyor. Yıllardır oylarına sahip çıkmayan muhalefet partileri, seçmen baskısı sonucu nihayet uyandılar. Bu, iktidarın kaybetme olasılığı bulunduğu anlamına gelir. İktidar İstanbul’u kaybederse ne olur?
Siyasetin dayanağı gerçeklerdir, varsayımlara bel bağlayarak siyaset yapılamaz. Eğer yapılmak isteniyorsa, nedeni cehalet, çaresizlik ya da kaybederken bile kazançlı çıkacak kadar güçlü olmaktır. İktidar İstanbul’u kaybederse, durumunun bunlardan hangisine benziyor olabilir? İktidar partisi yerel seçimlerde oy kaybına uğrayabileceğini öngörmüş ve bu doğrultuda bir dizi önlem almaya çalışmış ama bazı değişiklikleri gerçekleştirememiştir. İstanbul’u kaybederse, yapamadıklarını yapmasının önü açılabilir. Hatırlayalım:
İstanbul ve Ankara belediye başkanları seçimden bir yıl önce istifa ettirildiler. İktidar partisinin oy kaybetmekte olduğu gözönünde tutularak, 3 Kasım 2019’da yapılacak cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimleri, 24 Haziran 2018’e alındı. 31 Mart 2019’daki yerel seçimlerin tarihi değiştirilmedi. Böylece yerel seçimde düşebilecek oyların, genel seçime yansımasının da önüne geçilmiş oluyordu. Ayrıca yerel yönetimler kaybedilse bile, merkezi yönetim elde tutuluyordu. Bunlar, yerel seçimin olumsuz sonuçlarını durdurmak için alınan önlemlerdi. Alınmak istendiği halde alınamayanlar da vardı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan 2018 Ekiminde yerel seçimlere Cumhur İttifakıyla girilmeyebileceğini açıkladı. Çünkü genel seçimde geçerli olan bu ittifakın, yerel seçimde Kürt seçmenler MHP’ye oy vermeyeceği için büyük kentlerde iktidara kaybettireceği belliydi. Ancak bundan kısa süre sonra Bahçeli “beka sorunu” söylemini ortaya atarak, yerel seçimde de Cumhur İttifakının sürmesi gerektiğini vurguladı. Bir hafta kadar sonra Erdoğan ittifakın süreceğini açıkladı. Sonuçlar, 31 Mart’tan MHP’nin kârlı çıktığını ve iktidar oylarının yüzde 40’ın altına indiğini gösteriyordu. Böylece iktidar koalisyonu kendine zarar veren bir sürece girmiş oluyordu. Bu iktidar açısından sonun başlangıcı mı? Ekonomik sorunlarla birleştiğinde ülke çöker mi? Bir politika değişikliğine gidilmesi gerektiğini mi gösteriyor? Yoksa böyle bir değişim çoktan başladı mı?
İktidarın sahipleriyle onlar adına hükümet edenleri birbirine karıştırmamak gerekiyor. Yine, belli bir güç dengesine ulaşılmasının sonucu uygulanabilen rejimi ve devleti de birbirine karıştırmayalım. İktidar partisiyle MHP aynı koalisyon içinde yer alsalar bile, her birinin rejim ve devletle olan bağları ve bu çerçevede üstlendikleri işbölümü farklıdır.
15 Temmuz sonrası siyasal iktidar içi bir hesaplaşmaya gidilerek ve bir kesim tasfiye edilerek, yeni rejim kuruldu. Referandum, seçimler, 7 Haziran hükümet kurma girişimleri gibi kritik aşamalarda ve iktidar partisinin oyalanır göründüğü her durumda, MHP devreye girerek sürecin belli bir hız ve doğrultuda ilerlemesine öncülük etti. MHP, devlet içi güçlerin bir kesiminin siyasi temsilcisidir. (Benzer bir durum, farklı kesimleri temsilen Millet İttifakı için de geçerlidir.) Buna karşılık, seçim kazanmak dışında bir yeteneği bulunmayan iktidar partisinin böyle bir nitelik taşımadığı bilinen bir durumdur. Devlet, toplumun egemen güçlerinin asli örgütüdür. Şu an devleti yönetenler, yeni rejimin kurucu güçleridir. İktidar partisi yalnızca hükümet sorumluluğu üstlenmektedir ve devletle ilişkilerinin zayıflığı nedeniyle MHP’yi koalisyon ortağı olarak taşımak zorundadır. Öte yandan bir darbeye karşı seçimli bir yönetim düzeninden yana tavır alan yeni rejim, planladığı siyasetleri uygulayabilecek ve bu sırada düzenli seçim kazanabilecek tek güç olarak iktidar partisini görmektedir. Şu an iç ve dış politika konularında izlenen yollar iktidar partisinin kendi seçimi değildir, rejimin önerileridir. MHP rejim adına, iktidar partisinin bu politikaları uygulamasını gözetmekten sorumludur. Bu sırada ekonomik dengelerin gözetilmesi ve bununla ilintili olarak yönetimin “seçimle gelir seçimle gider” görüntüsünün korunması gerekmektedir. Bütün yöneten güçler, ekonomik ve siyasi baskılar altında sıkışmış haldedir. Bunda her ne kadar kendi beceriksizliklerinin payı olsa da, daha çok konjonktür gereğidir. Suriye’de Esat’ın düşürülemeyişi, Müslüman Kardeşlerin değişik Arap ülkelerindeki başarısızlıkları, Doğu Akdeniz, Kürt Sorunu, Libya fiyaskosu gibi konularda uzun yıllardır korunup sürdürülen devlet politikaları, yönetenlerin kendilerini sıkışıklık içinde bulmasına yol açmıştır. Rusya ile yakınlaşma, İran’la ilişkileri her koşulda açık tutma, Suudi Arabistan-Katar rekabetinde ikinciden yana olma gibi gelişmeler, siyasi iktidarın ya da hükümetin hırsı ve beceriksizliği gibi öznel nedenlerle ilgili değildir; küresel düzenin işleyişi çerçevesinde ele alınmalıdır. Küresel sermayenin Türkiye coğrafyasında yeniden üretimi, Türk egemenlerinin güvencesi altında olsa da denetimi dışındadır. Borç-faiz sarmalına dayalı sermaye akışı, siyasal iktidarı sürekli bölgesel düzeyde siyaset yapmaya zorluyor. Egemen siyaset kurumlarının bunu kendilerini tahkim edecek biçimde sürdürmeye çalışmaları, doğaları gereğidir. Bu konjonktürde hem ülke içi güç odakları arası uyumsuzluk ve çelişkilere, hem de küresel güç odaklarıyla çelişkiler yaşanması kaçınılmaz görünüyor. Uzun vadede siyasetin küresel sermaye akışıyla uyumlu hale gelmesi beklenir. Ama somut durumda belirleyici olan her zaman siyasi çelişkilerdir.
Türkiye’de seçimlerin yapılması, egemen sınıfın topluma bu yolla hükmedebildiğini gösterir. Koltukta oturmak isteyen, seçim kazanmak zorundadır. Kaybeden gidecektir. Tersi oluyorsa, egemen sınıf içi kırılmalara yol açabilecek gerilimler var demektir. Bu yüzden seçim üzerine akıl yürütürken yönetenlerin söylemlerinden çok, siyasete etki eden çelişkilere bakmak gerekir. İktidar partisinin yerel seçimde hızla oy kaybetmesi, rejimin dayattığı politikaların toplumdan kabul görmediğinin ifadesidir ve kimi uluslararası sorunlardan da anlaşılacağı üzere, bu konularda nasıl bir değişime gidileceği belli değildir. Bazı ekonomistlerin ileri sürdüğünün tersine, ekonomideki pürüzler bu siyasi girdabın en hafif sorunlarıdır. Toplumsal bir muhalefet olmadığı sürece ekonomik sorunlar düzen partileri arasında oy kaymasından öte sonuca yolaçmaz. Millet İttifakı da bu konuda “elini taşın altına koymaya hazır olduğunu” defalarca duyurduğuna göre, ortada sorun yok demektir.
Siyaset değişimi MHP’yi koalisyonun uzak bir köşesine iterek, Suriye politikaları ve Kürt sorunuyla ilgili olarak başlayacak gibi görünüyor. Esat’la ve Suriye Demokratik Güçleriyle görüşüldüğü haberleri bunun işaretleri gibi kabul edilebilir. ABD ile sorunlar zamana yayılacak ve büyük olasılıkla, Rusya bazı tavizler karşılığı bunu anlayışla karşılayacaktır. İstanbul seçimi kazanılırsa, bu rejimin iktidar partisine bir hediyesi olacaktır. Tersi durumda, bazı politika değişikliklerinin rejim güçlerince kabulü hızlanacaktır. Sanıldığı gibi seçimi kaybetmek iktidar partisini dağıtmaz, bu CHP’nin muhalif oyları kendi bünyesinde toplamak için uydurduğu gerekçesiz bir varsayımdır.
İstanbul adaylarının yurt sathında seçim gezisine çıkması, geleceğe dönük herhangi bir siyasi hesaba dayanmıyor, bu yalnızca İstanbul’un ülke içinde bir ülke gibi olmasıyla ilgili. İmamoğlu genellikle iktidara oy veren Karadeniz seçmenini ikna etmeye çalışırken, Yıldırım oylarına gözdiktiği Kürt seçmenine seslenmek için Diyarbakır’a gidiyor. Asıl ilginç olan şu: Eskiden laiklik söylemine kilitlenen CHP’nin ılımlı İslamcı söylemlere bürünmesi ve MHP’nin desteklediği Yıldırım’ın Diyarbakır’a gidip Kürtçe konuşmaya çalışması yetmezmiş gibi bir de “Kürdistan” demesi. Bunlar, uzun yıllardır süren toplumsal değişimin siyaset diline kaçınılmaz yansımasıdır. Olan olmuş, değişen değişmiş ve gücü elinde tutanlar bu çerçevedeki politikalarını topluma onaylatmaya çalışıyorlar. Gerisi lafı güzaf…