Arap Ortaçağının Son Dönemi – Mehmet Polat

“Ortaçağ” kavramını günlük dilde, “ortaçağ kafası” misali geri bir durumu anlatmak için kullanırız. İleri olan moderndir. Bizimki gibi ülkelerde Batıya ait olan, Avrupa ve Kuzey Amerika’dan gelen her şey “modern” kabul edilir. Dünya tarihinin Batılı gözüyle ve Avrupa merkezli tarif edilmesi yüzünden… Buna göre Batı Roma İmparatorluğunun yıkılmasından sonra Ortaçağa geçilmiş ve bu dönem Doğu Roma’nın başkenti İstanbul’un fethedilip Rönesans’la birlikte modern zamanlara geçilene kadar sürmüştür.

Ortaçağ Avrupa’sı mezhep, hanedan, soy, sop savaşlarıyla yanıp yıkılmış, dinsel tutuculuğun egemen olduğu bir dönem yaşamıştır. Modern çağın sözcüleri olan günümüzün Batılı gazete, sinema, müzik, akademi ve üst sınıfın hizmetindeki aydınları; Avrupa’da Ortaçağ yaşanırken sanki o sırada dünyanın geri kalanı da karanlık bir dönemden geçiyormuş gibi konuşurlar. Çünkü henüz bilim, sanat ve felsefenin ışığı Avrupa’dan yükselmemiştir. Bu yüzden Asya, Avustralya, Afrikalı yerli halklar “ilkel” yaşam tarzları içinde, bilimden habersiz ve basit sanat zevkleriyle haşır neşir olarak ömür tüketmektedirler…

Elbette bu bakış açısı gerçeği yansıtmaz, yalnızca Batı Avrupa’dan yükselen kapitalist-emperyalist düzenin dünyayı sömürmek için ele geçirmesini haklı göstermek üzere üretilmiş bir yalandır. Ve bugün dünyada “geri, kötü, zalim” sıfatlarını hak eden her ne varsa eski zamanlardan miras kalmış geleneksel yaşam tarzlarının değil, “modern” kabul edilen günümüz kapitalizminin eseridir.

Evet, tıpkı Avrupa Ortaçağında olduğu gibi bugünün Arap Yarımadasında da hanedanlar, mezhepler, milliyetler arasında toprağı ya da iktidarı ele geçirmek için, mazlumların kurbanı olduğu korkunç savaşlar yapılıyor. Ama nedeni din, cehalet ya da kötü yönetimler değil; günümüz emperyalist-kapitalist sistemidir. Kimin sorumlu olduğunu anlamak için, silah satıp Arap halklarını birbirine kırdırmak amacıyla ilk dış gezisini Suudi Arabistan’a yapan ABD Başkanı Trump’a bakmak yeterlidir.

Alışverişe ara verildiği bir anda Suudi hanedanlığının sayısız prensleriyle Trump ve bakanları birlikte kılıç dansı yapmış, böylece başka bir çağın sömürü ve zalimliği üstüne kurulmuş altın işlemeli feodal çadırların geleneğini, günümüz yoksullarının eti ve kanının eseri olan modern saltanat saraylarına taşımışlardır. Günümüz Arap Ortaçağı, emperyalizmin çocuğudur. Arap hanedanları ve hanedanlıktan farkı olmayan gerici diktatörleri, varlıklarını kendi öz halklarını finans kapitalin efendileriyle birlikte sömürmeye borçludurlar.

Halklarının kanını emmek için kimse tarafından kandırılmamış ya da buna zorlanmamışlardır. Henüz kaderlerini kendi ellerine alamamış Arap halklarının sayısız aşiretlerinden birinin reisi olarak, tıpkı Saddam, Sisi, Esat gibi ordularının omuzu kalabalık generali sıfatıyla ya da genellikle Londra’da bir kraliyet akademisinde eğitim görmüş üst düzey bürokrat kimliğiyle; her zaman içinden çıktıkları halkların üstünde yeralmış, yönetici konumunda bulunmuşlardır. Pek çok Arap yoksulunun kaderi tıpkı ırmakların çöllerde buharlaşıp gitmesi misali sonuçsuz kalan Arap isyanlarında kararıp giderken, ağzında gümüş kaşıkla doğan seçkinler bu kara kaderli yığınları yönetmek için dünyaya gelmiş gibidirler.

Osmanlı, Portekiz, İngiliz sömürgecileri ya da günümüzün emperyalistleri işbirlikçi bulmakta sıkıntı çekmemiş, onları sürekli haksız iktidarlarını tahkim etme gereksinimi içinde ve kendilerine yaltaklanırken bulmuşlardır. Bu sırada örneğin İngiliz emperyalizmi Şerif Hüseyin’e “Büyük Arabistan Krallığı” vaat etmiş ama Hüseyin beklentileri karşılayamayınca hemen başka bir işbirlikçi olan Suudilerle ilişkiye geçmiştir. Şerif Hüseyin’in oğulları da Ürdün ve Irak krallıkları üzerinden geleneksel işbirlikçiliklerini sürdürmüşlerdir.

Halklar her zaman masumdur, çünkü gerçek çıkarlarının nerede yattığını öğrenmeleri zaman alır. Bu süreçte, sahte peygamberler misali, kendilerini sömürücülerine satacak işbirlikçilerin peşinden giderler. Ve yanlış yaptıklarını yüzlerine söyleyerek, gerçek kurtuluş yolunu göstermeye çalışan öz çocuklarına sahip çıkmazlar. Emperyalizm, halkların ilk ortaya atılan öncülerini, taze filizler gibi kırıp atmak gerektiğini bilecek kadar deneyimlidir. Halkların gerçekleri öğrenmesi bu yüzden uzun sürer. Ama mutlaka öğrenirler.

Trump, mor elbiseli eşinin gözetiminde yaşlı Suudi prensleriyle kılıç dansı yaparak, silah satış anlaşmasını kutluyordu. Yaşlı prensler, şimdilik ellerinde tuttukları petrol kuyularından akan dolarları, belki bir inek ömrü kadar daha yaşayacakları bu dünyada güven içinde olmak için harcıyorlardı. Alan ve satan memnun görünüyordu. Fehim Taştekin, Trump’ın kızı İvenka’ya Suriye’de Esat tarafından katledildiği ileri sürülen çocuklar kadar, ABD uçakları tarafından Yemen’de katledilen çocuklar için de ağlaması gerektiğini hatırlatıyordu. Bütün bu dolaşık silah ve petrol anlaşmalarının yürütücüsü, Trump’ın damadıydı. Trump ve Suud hanedanları…

Suudiler dünyanın en çok silah satın alan ülkelerinden biri, yıllık ortalama silah harcamaları 80-90 milyar dolar arasında. Toplam nüfusu 15 bin tahmin edilen Suudi ailesinin yaklaşık yarısının prens olduğu söyleniyor. 1943’den bu yana ABD’nin bölgedeki en yakın müttefiki. (İsrail bile devletler sahnesine resmi olarak bu tarihten sonra çıktığı için, bölgedeki en eski ABD işbirlikçisi Suudilerdir, diyebiliriz…)

Bilindiği üzere Suudi hanedanlığı, kendisi gibi Vahhabi olan Katar Sânî hanedanlığıyla eskiden beri rekabet içinde. Her iki hanedanlık da Osmanlı’dan İngiliz emperyalizmine devredilmiş eski işbirlikçiler. Birbirlerinin girdisini-çıktısını biliyorlar. Ve mutlak iktidarı elinde tutan Katar emirleri ile Suudi kralları, genellikle aile içi darbe, suikast ya da feragat yoluyla el değiştiriyorlar. Dolayısıyla aralarındaki rekabet tam anlamıyla bir “aile içi” çekişme. Zaten bölgede başka Vahhabi hanedanı yok. Her ikisi de birbirlerine neler yapabileceklerini biliyor. Öyle ki, rekabetleri tıpkı bir satranç maçına benziyor.

Libya’da Suudiler ayrı, Katar ve Türkiye ayrı bir gücü destekliyor. Lübnan’da Suudiler Sünni ve batı yanlısı Hariri ailesini desteklerken, Katar Hizbullah’tan yana görünüyor. Katar Hamas ve Müslüman Kardeşler yanlısıyken, Suudiler bunların düşmanı ve Mısır’da Sisi’nin Mursi’ye darbesine destek verdi. En önemlisi Katar İran’a karşı sert önlemler alınmasını istemezken, Suudiler İran’ı baş düşman olarak görüyor ve Hatta bu konuda İsrail’le bile açık işbirliği yapıyor.

Ama Suudi Arabistan’ı en çok zorlayan, iki yılı aşkın süredir Yemen’de Ensarullah’a karşı yürüttüğü savaşı kaybetmek üzere oluşu. Husî milisleri ve eski devlet başkanı Ali Abdullah Salih’in oluşturduğu birlik, İran tarafından destekleniyor. Buna karşılık ülkenin güneyine çekilen ve Suudiler tarafından desteklenen Abdurabbi Mansur Hadi, zor durumda. Eğer bu savaşı kaybederse, Suudi hanedanı çöker. Bunun ardından, Suudi Arabistan hızla bölünür. Bölgede bir ölçüde tamamlanmış olan mezhep ve etnisite temelindeki yeni siyasi yapılanma, hanedanları saf dışı edecek biçimde hız kazanır. İşte Türkiye dahil pek çok dış güç, bu kıyametten pay kapmak için Arap Yarımadasına üşüşüyor…