Bahadır Özgür: “Alıştığımız ifade şekillerinden farklı ifade şekilleri, farklı siyasi figürler çıkacak”

Bekir Avcı’nın 1+1 Forum’da yayımlanan, GazeteDuvar yazarı Bahadır Özgür ile yaptığı “hard kapitalizm” konulu röportajı sizlerle paylaşıyoruz.

Görmeyen var mı? Yol TV’nin sokak röportajlarının birinde, aniden gelişen bir kontratak ve doksana takılan top: “Bu devlette hard kapitalizm var!” Sosyal medyada izlenme rekorları kıran bu video bize ne söylüyor? Hard kapitalizm nedir, nasıl işler, bir topluma neler yapar? Türkiye hard kapitalizmi nelere gebe? Altı bölümlük “dosya”nın dördüncü bölümünde ekonomi gazetecisi, GazeteDuvar yazarı Bahadır Özgür’e bağlanıyoruz.

Hard kapitalizmi nasıl tarif edersiniz?

Bahadır Özgür: O meşhur videoda hard-kapitalizm diye ifade edilen şey çok önemli bir gerçekliğe denk düşüyor, kuramsal olarak iktisatçıların yıllardır dillendirdiği bir gerçeğe. Biz neoliberalizm diyoruz buna. Neoliberalizm dediğimiz birikim rejiminin en güzel ve hatta en doğru sokak ifadesi oldu hard kapitalizm.

Yani, hard kapitalizm aslında neoliberalizmdir?

O videoda vatandaşın dile getirdiği şey ne? Adaletsizliğe vurgu yapıyor, ücretlerin eşitsizliğine vurgu yapıyor. Ayrıca “Bu ücretleri vermek zorundalar” diyor, bunun nimet olmadığını belirtiyor. Neoliberalizm ne peki? Ücretlerin aşırı düşük olması, emeğin değersizleşmesi, esnekleştirilmesi, bölüşüm adaletsizliği. Bütün bunlar tek bir kavramda ifade edilmiş oldu, Azadî Kaya neoliberalizmi tarif etti. Bu uygulamaların tamamı aslında daha önceki refah devletinden, birtakım mekanizmalarla törpülenmiş sistemden daha vahşi. Vahşi sömürü diyoruz mesela, iş cinayetleri diyoruz. Neoliberal ekonomi-politikaların neye yol açtığını gösteriyor bunlar. Bu yüzden hard kapitalizm dediğimiz şey aslında neoliberalizmdir.

23 Haziran’ın iktidar aleyhine sonuçlanmasında bu hard kapitalizmin payı nedir?

Pek çok iktisatçı, siyaset bilimci 23 Haziran’daki sonuçta krizin etkisi olduğunu düşünüyor, ama sanki baş etki bu değildi. Bugüne kadar bildiğimiz bir şey vardı: Ekonomik kriz ya da ekonomik durum doğrudan seçimi çok etkiler. Ama 31 Mart ve 23 Haziran’da doğrudan siyasetçilerin konuşmasına, aynı zamanda vatandaşların tepkisine bakmak gerek.

Bu ekonomik kriz daha öncekilerden çok farklı bir niteliğe sahip. 2001 krizi bu sermaye birikim rejimine geçmemizi sağlayan krizdi, yani AKP’nin üzerinde hareket ettiği ve onu yükselten bir krizdi. Bugünkü kriz 2001’den beri yürürlükte olan, başat konumda olan sermaye birikim modelinin krizidir. Dolayısıyla o modele tekabül eden her türlü toplumsal ilişki, siyaset tarzı, gündelik hayattaki olaylar bu krizden etkilenir. Bunlar farklı farklı şekillerde tezahür ediyor. Seçimden önceki sokak röportajlarında en çok vurgulanan şey şuydu: “Üniversite mezunuyum, 90 puan aldım, ben işe giremedim, ama sıfır puan aldığı halde birinin akrabası girdi.” Ya da türbanlı kadının söylediği: “Millet uzaya çıktı, biz Muratgil’in damından atlayamadık.” Bu ifadelerin yanısıra israf, kibir, şatafat da etkili oldu. Bütün bunlar ekonomik krizin dile geliş biçimidir. Sokaktaki vatandaş neoliberalizmi, yani yaşadığı ve gördüğü şeyleri “hard kapitalizm” olarak dile getiriyor. AKP tabanında da krizin dile getirilişi bu şekilde oldu aslına.

Hakkı Özdal’la beraber, Peyami Safa’nın Fatih-Harbiye’sine ve İrfan Özet’in Fatih-Başakşehir’ine referansla, bugün bir “Fatih-Başakşehir” çatışmasından bahsetmenin mümkün olduğunu söylüyor, AKP içerisindeki sınıfsal ayrışmaya dikkat çekiyorsunuz. AKP’nin geleneksel tabanında bu çatışmayı doğuran şey de hard kapitalizm mi? Bu AKP içinde nasıl bir sınıfsal bölünmeye yol açtı, bu bağlamda 23 Haziran bize ne söylüyor?

Kibir çok önemli bir şey. Kibir ahlâki bir şey değil, bir güç. Siyasi ve ekonomik güçten alır kuvvetini. Kibir eleştirisi aynı zamanda kendisinden ayrılaşmış tabakaya yönelik bir eleştiridir, bunun dile geliş biçimidir. Vatandaş ahlâki bir şey üzerinden sorgulayabilir, ama aslında gelir adaletsizliğinin yol açtığı dengesizliğe bir atıfta bulunuyordur.
İstanbul en çok fakirin olduğu kent, gelir dağılımının Türkiye ortalamasından daha fazla bozulduğu bir kent, yüzde 1’in yüzde 54’lere el koyduğu bir kent. Ayrıca, AKP zamanında kentsel ranttan bahsettik. AKP zamanında insanlar belli bir gelir seviyesine kavuştu. Bunu AKP’ye oy verenler de yıllarca dile getirdi; işte evi yoktu evi oldu, arabası yoktu arabası oldu, tatile gidemiyordu tatile gidebilir oldu. Bunlar daha önce yoktu, AKP zamanında kazanıldı. Ama bunun temeline baktığımız zaman orada bir borçlanma görüyoruz, vatandaşın borçlanması.

Bir veri paylaşayım: Vatandaşın borcu 530 milyar liraya çıkmış durumda. Hazine’nin iç borcuyla neredeyse aynı düzeyde. Yani devlet kadar borçlanmış vatandaş. Demek ki, AKP’nin ekonomik mucize dediği şey, tamamen borçlanmaya ve krediye dayalı, bizim “genişletilmiş kredi mekanizması” dediğimiz, şirketlerden vatandaşa doğru yayılan bir gelir artışı. Yani harcama kapasitesinin artışı, ama gelirin, ücretin artışı değil. Dolayısıyla o “mucize” bu krizle birlikte çökmeye başlayınca ortada çıplak bir gerçek kaldı: Alınan ücretlerin hiçbir şekilde aslında mevcut yaşam tarzını sürdürmeye yetmediği gerçeği. Muhafazakâr taban dediğimiz kesimde yer alan çatlamanın en önemli nedeni de aslında bu.

İrfan Özet’in Fatih-Başakşehir: Muhafazakâr Mahallede İktidar ve Dönüşen Habitus (İletişim, 2019) kitabı çok güzel bir sosyoloji çalışmasıdır. Başakşehir’de oturan, oraya sonradan taşınan bir AKP’li ile bir röportaj var kitapta. “Önceden tatile gittiğimizde fazla yanmamaya çalışırdık, çünkü mahalleye gittiğimizde dikkat çekiyorduk, ayıp oluyordu, ama Başakşehir’e taşındıktan sonra çok rahat ettik. Burada herkes birbirine benzediği için artık rahat rahat tatile gidebiliyoruz, arabayla rahat gezebiliyoruz” diyor. Bu, AKP zamanında, AKP tabanında oluşan bir kesim; devletin, kamunun kaynaklarından daha fazla yararlanarak bir üst sınıfa taşınmış. Buna karşın “daha önce çıkmaya utanıyorduk” dediği mahalle ise aynı yerde duruyor. Fatih-Başakşehir karşılaştırması bu aslında.

Bugüne kadar, özellikle sağ-muhafazakâr siyaset, ikiliği hep şuradan kurdu –31 Mart’tan önce yaptılar, 24 Haziran’da da yaptılar: Erdoğan, “ülkenin kaymağını yiyen ilçeler” diyerek Beşiktaş, Şişli ve Kadıköy’ü saydı. Bu ta 1930-40’lardan beri gelen, Batı-muhafazakâr ya da laik-dinci diye ikiliğe bölünmüş bir siyasetin ve söylemin uzantısı. Ama 23 Haziran’da işe yaramadı. Bunun nedeni, o bölünmenin artık çok daha sınıfsal bir kimlik üzerinden yaşanıyor olması. Bu kesime sunduğunu artık sunamayan bir iktidar var. Çünkü o olanakların üretime dayanan, birikime dayanan, eğitime dayanan bir mekanizması yoktu. Tamamen kentsel ranta, ihalelere, torpile dayanan bir sistemdi. Dolayısıyla, içindekilerden çok fazla kişi de bu çemberin dışında kaldı. 23 Haziran’a giderken o kesimde “adalet” olarak dile gelen tepkinin bu derin krizin bir ifade şekli, göstergesi olduğunu düşünüyorum.

Elbette ki, kimlik siyaseti denen siyaset etkilidir. HDP oyları olmasa tabii ki bu devasa fark olmayacaktı, ama o HDP’lilerin yaşadığı yerlere bakıldığı zaman onlar da çoğunlukla benzer semtlerde yaşıyor: Esenyurt, Bağcılar, Sultangazi, Esenler… Buralarda da İmamoğlu yüksek aldı, AKP adayı çok kaybetti. O semtlerde gördükleri yaşam tarzına bir tepki olarak da oy verdi insanlar.

AKP tabanını da vuran bu krizi diğer krizlerden ayıran, farklı kılan nedir?

Bir şeyi vurgulamak lâzım: Türkiye’nin 2001’de geçtiği ekonomi rejiminin bir özelliği vardı. Finans ve perakende sistemi, uluslararası sermayenin kurullarına tabi bir sisteme dönüştü. Mesela zincir marketlerin hepsi yabancıydı, gıda sektörü ona dönüştü. Gıda sektörü ona dönüşürken tarımsal üretimi koruyanlar tasfiye edildiği için bir anda çiftçi uluslararası piyasalarla rekabet eder durumda kaldı; ürününü satamaz oldu ve topraktan koptu. İkincisi ise, perakende dediğimiz alan, hizmet sektörü olarak tarif ettiğimiz şey nüfusun neredeyse asgari ücretli ve daha altında çalıştığı büyük bir istihdam alanı. Bu da neoliberal kurallara tabiydi. İnşaat da aynı şekilde. Çok düşük ücretle çalıştılar.

Bu Türkiye’deki kentleri daha fazla kapitalistleştirdi, modernleştirdi, piyasaya entegre etti. Bunu yaptıkça insanların kırla, Anadolu ile bağları çözüldü. Geleneksel işlerde çalışamaz hale geldiler. Bu çözülme kentli bir kesim yarattı. Dolayısıyla, İstanbul’daki işsiz de kentlidir, Kürt de artık kentlidir, İslâmcı da kentlidir. Hepsi kentleşti, modernleşti. Artık geleneksel değil de kentli bir yaşama sahip olduğu için ekonomideki dalgalanmalara daha fazla bağlı, daha fazla sıkıntı, zorluk çekiyor. O yüzden bu ekonomik krizin en önemli özelliği bu kesimleri sarsması. Sadece enflasyon, dolar kuru üzerine izlenecek bir kriz değil. Sosyal etkileri çok yoğun bir kriz.

Hard kapitalizm mülteci emeğine nasıl yöneliyor? BBC muhabirleri 23 Haziran’ın akabinde Fatih’e gittiğinde AKP’liler yenilginin ve krizin müsebbibi olarak Suriyelileri ve Berat Albayrak’ı gösteriyordu.

Mülteci emeğini, göçmen emeğini, göç ettirilen insanların emeğini kullanmak neoliberalizmin en önemli özelliği. 90’larda zorla göç ettirilen ve kentlere gelen Kürtler üzerinden yükseldi bütün inşaatlar. Havalimanında gördük Kürt işçilerin durumunu. Göçmen emeğini sömürmek aslında dünyada da kapitalizmin, neoliberalizmin tipik bir özelliği. Bu sadece merdivenaltı atölyelerde değil, sadece taşeronlarda gerçekleşmiyor. Kocaeli ya da Gebze’deki büyük firmalar da göçmen işçi almaya başladı. Çünkü daha ucuz.

İşçiler arasındaki tepki anlaşılır bir şey. Daha ucuza çalışan, işini aldığını düşündüğü işçiye tepki göstermesi doğru olmasa da anlaşılır bir şey. Milyonlarca insanı buraya sürüyorsun, ücretlerin zaten çok düşük olduğu bir koridora sokuyorsun ve orada karşı karşıya geliyorlar. Tepkiler doğuyor. Bunu AKP, patronlar, işverenler kullanıyor. İşlerine de geliyor. Hâlâ bir kısmı ayakta kalabiliyorsa bu ucuz mülteci emeği sayesindedir zaten.

İşçiler arasındaki bu sorunun çözümü örgütlenmekten geçiyor, havalimanındaki Kürt işçilerin yaptığı gibi. Sendikaların, partilerin bununla ilgilenmesi gerekiyor.

Berat Albayrak’a tepkiyi de şöyle okumak lâzım. Vatandaş tepkisini çok rafine, politik ifadelerle dile getirmez. Herkes kendi gördüğü noktadan bir suçlu, müsebbip arar. Albayrak’a tepki de o geldikten sonra her şeyin bozulduğunu gördüğü için, dönüp baktığında gördüğü figür o. Yoksa Albayrak’la başlamış bir bozulma değil. Asıl sinir oldukları şey şu aslında; Üslûp, tarz, krizi dahi kabul etmeme. Fatih’teki röportajlarda da bu çok öne çıkıyor. Tanzim satışları koyuyorsun, “kriz yok, varlık kuyruğu” diyorsun. Tepkiler Albayrak’a yöneliyor, o olmasa yerinde olan bir başka kişiye yönelecekti.

AKP’nin diğer kendinden önceki sağ-muhafazakâr siyasetlerden en önemli farkı, neoliberalizmin tipik bir temsilcisi olması ve gücünü de buradan alması. Uygulamalarının tamamı da aynı şekilde; madenci tekmelemekten kazalara “fıtrat” demeye kadar. Bu sadece dini bir saikle söylenmiyor. Neoliberalizm emeğin canlı bir şey olduğunu, yaşaması gerektiğini kabul etmez, ona bir makine gibi bakar, “bozulunca atar, yenisini getirirsin” der. O yüzden “fıtrat” dini bir söylem değil, emek düşmanlığıdır. Onun üzerinde hareket ettiği ekonomik model krize girmiş durumda. Bu krizi onun uygulamaları derinleştirmiş olabilir. Mesela beş tane inşaat firmasını zenginleştirmek için milyarlarca lira kamu kaynağı vermek krizi daha da derinleştirmiş, daha da yaymıştır. Ama bunları yapmasa da kriz 2012-13’lerden beri zaten geliyordu.

Peki, bu kriz nasıl çözülür ya da çözülür mü? Türkiye kapitalizmi önümüzdeki süreçte daha ne kadar sertleşir?

Bu kriz daha öncekilerden çok daha ağır. Kabine değişikliğiyle, söylem değişikliğiyle çözülecek bir şey değil. Çünkü bu krizin dinamikleri siyasetin tek başına yönlendirebileceği dinamikler değil. Mesela, 500 büyük sanayi firmasının kârlarının yüzde 60’ı borç ödemeye gitmiş. Yani kârı ciddi oranda azalmış. Ne yapıyor? Üretimi kısıyor ve işçi çıkartıyor. Erdoğan çok bağırıp çağırdı, “Her biriniz beş işçi alsanız kriz çözülür” dedi. Tehdit etti, “yatırım yapın” dedi, her türlü olanak da verdi. Neden almadılar? Yoğun bir teşvik ve şiddete rağmen yapmadılar. Demek ki bu iş siyasetle, sopayla ilerlemiyor.

Daha önce krizler nasıl çözüldüyse öyle aşılacak; bir “acı reçete” uygulayacaksınız. Zamlar başladı zaten. Çünkü kamuda para kalmadı. Elektriğe zammın nedenini nasıl açıklıyorlar, “enerji üreten şirketler zor durumda, borçlarını ödeyemiyorlar” diyorlar. Bankalar hiç bakmadan bunlara kredi vermiş, şimdi “ödeyemiyoruz” diyorlar, zamlar da vatandaşa yükleniyor. Krizi böyle aşmaya çalışıyorlar; çalışanlara, vatandaşa yıkıyorlar yükü. Ama bir taraftan da tepki gelmeyecek şekilde tedbir almaları lâzım. Bu seçim sonucu, bu faturayı ödemek istemeyen vatandaşın tepkisidir. Tepki devam ediyor. Siyasette bu tepkiyi başka yere kanalize edecek çareler araman gerekir. Kutuplaşmadan biz de şikâyet ediyoruz, iktidar da şikâyet ediyor. Ama onların şikâyeti kutuplaştıkça bu tepkileri kontrol etmenin zorlaşmasından kaynaklı. Bu tepkileri bastırabilecek bir siyasi mimariye ihtiyaç duyuyorlar. Şunu bekleyebiliriz, AKP eskisi kadar sert bir söylem kullanmayabilir. Ama bunu kullanmaması hem oy kaybından hem ciddi bir kriz olduğu için. Krizde bu kadar sert tepki bir işe yaramaz. Tek bir çare var, dünya üzerinde krizlerin aşılmasında tek bir reçete bulunmuştur: Ortada yoğun bir borç varsa, borcu kamuya mâletmeniz lâzım, ki şu an o yapılıyor. Kamuya mâletmek, kamunun zamana yayarak bunu vatandaşa pay etmesi demektir. Bunu yapmak zorundalar ve zaten yapıyorlar.
İkincisi, ücret zammı, istihdam, yeni iş olanakları yaratmamanız lâzım. Bunu da aslında yapıyorlar. Dört buçuk milyona ulaşmış bir işsizlik var. Yani, “acı reçete” dediğimiz şeyi uygulamak dışında bir çaresi yok. Zaten TÜSİAD’ın “yapısal reform” dediği de bu. Buradan vatandaşın hayrına bir şey çıkmayacak. Vatandaşın lehine çözülmüş bir kriz yoktur. Vatandaş için krizin çözümü tektir: Bunu yapan iktidarı devirmek zorundasınız, kendi taleplerinizi kabul ettirene kadar. “Faturayı ben değil, asgari ücret alan işçi değil, bugüne kadar kâr etmiş patrona yıkmanız lâzım” diyen bir siyaset ancak çözümdür.

Bu kriz bir birikim modelini değiştiriyor. Birikim modeli değiştiği zaman bunun yarattığı tüm güç dengeleri ve zemin de değişir. Ekonomik kriz siyasi bir krize dönmüştür. İki seçimdir yaşadığımız şey de bu. Bundan sonraki süreçte, nasıl vatandaş “hard kapitalizm” diye ifade ediyorsa, alıştığımız ifade şekillerinden farklı ifade şekilleri, farklı siyasi figürler çıkacak, İmamoğlu’nun partileri aşan bir siyasi figür olarak çıkması gibi. Siyasette bunları daha çok göreceğiz. Partilerin, özellikle muhalefetin kendini bu yeni duruma göre yapılandırması gerekiyor.

Türkiye’de Kürt sorunu var. İster ekonomik ister siyasi kriz yaşayalım, hepsinin merkezinde Kürt sorunu var. Şu an tabandaki birliktelik bir politikaya dönüşmediği zaman –gördük ki AKP de oraya oynuyor– krizdeki bütün tepkiler o zaman başka yere kanalize olur. Kürt sorunu hem Türkiye’deki milliyetçiliği kışkırtan bir rol üstleniyor, hem de görüyoruz ki demokratikleşmenin de dinamiği haline geliyor. Burada bir tercih yapmak gerekiyor.

Bu kriz pek çok veçhesi olan bir kriz, sadece verilere bakarak okuyabileceğimiz bir şey değil, seçim sonuçlarından, ittifaklardan, vatandaşın sokağa yansıyan dilinden okuyabileceğimiz bir şey. 17 yıllık birikim dağılıyor ve onun sonuçlarını izliyoruz.

Röportaj: Bekir Avcı (1+1 Forum)