Başaran Aksu: “Çürüme ve direnme eğilimi aynı isyanda devam ediyor”

Bekir Avcı’nın 1+1 Forum’da yayımlanan, Umut-Sen Örgütlenme Koordinatörü Başaran Aksu ile yaptığı “hard kapitalizm” konulu röportajı sizlerle paylaşıyoruz.

Görmeyen var mı? Yol TV’nin sokak röportajlarının birinde, aniden gelişen bir kontratak ve doksana takılan top: “Bu devlette hard kapitalizm var!” Sosyal medyada izlenme rekorları kıran bu video bize ne söylüyor? Hard kapitalizm nedir, nasıl işler, bir topluma neler yapar? Türkiye hard kapitalizmi nelere gebe? Altı bölümlük Hard Kapitalizm dosyasının beşinci bölümünde Umut-Sen Örgütlenme Koordinatörü Başaran Aksu’ya bağlanıyoruz.

Hard kapitalizmin, ünlü videodaki ifadelerle, “leşçi”, “can alıcı” yönüyle başlayalım. Türkiye kapitalizmi bunu nasıl yapıyor?

Başaran Aksu: On beş gün önce maden işçileriyle örgütlenmek için gittiğimiz Kemah’tan dönerken iki tane akbabanın bir leşin üzerine çöktüğünü gördüm. Tam karşı dağlarda bir Amerikan maden firması vardı. Dağa çökmüştü. Akbabanın eylemi onun doğallığı, ama kapitalist sömürü düzeninde hem doğaya çökmüş, koca bir dağı ortadan kaldırmış bir şirketinki değil. Orada çalışan işçiler hem bir siyanür tehdidiyle hem de oradaki toz ve gazdan dolayı bedenlerinden oluyor. Yani akbabanın doğal eylemi, kapitalizmin insana yukarıdan dayattığı ve bunu ordularla, yasalarla kurduğu bir düzene dönüşmüş. Aynı zamanda çok güçlü ideolojik ambalajlara ve korunaklara sahipler. Aşağıda çalışan toplumun dörtte üçünü de bu koşullara isyan etmeden tutabiliyorlar. Bu insanların kendi kaderleri hakkında söz söyleme hakkı yok. “İnsanca yaşam” diye evrensel olarak tanımlanmış normların hiçbirini gerçekleştirme olanağı yok.

Hard kapitalizm deyince, Türkiye, Bangladeş, Nijerya gibi ülkeleri yan yana koyalım, bir de “soft” olanları bir tarafa koyalım. Bu tarafa doğru transfer edilen ve yeniden üretilen hakikat ne oluyor? Doğrudan iş cinayetleri! Burada patronların iş cinayeti işleme özgürlüğü var, sendikal hakları engelleme özgürlüğü var, paralarıyla sendikaları satın alma özgürlükleri var…

İş cinayeti oluyor, ama iş cinayetinin olduğu yerde diğer işçi çalışmaya devam ediyor. Nedir “leşçi”, “can alıcı” hard kapitalizm? Orada sen ölürsün, yanındaki arkadaşın çalışmaya devam eder. Bunun bir kin, öfke, isyan biriktirmemesi eşyanın tabiatına aykırı aslında.

Buna bir ad veren, “leşçi, can alıcı, hard kapitalizm” diyenler var. Bu dil bize ne söylüyor?

Hard kapitalizm varsa, onu dile getiren, eleştiren, “leşçi”, “kan emici” diye niteleyen bir tavır ve etki de var tabii. Bu tavra bakarsanız, “mıy mıy” konuşmuyorlar, doğrudan eyleme işaret ediyorlar. Alttan bir tepki gelişiyor. Ama bu tepkinin bir muhatabı yok. Hard kapitalizm karşısında hard bir sınıf siyaseti, devrim siyaseti yok, organize şekilde ortaya çıkmıyor. Tekil düzeylerde isyan ve tepkiler olarak kalıyor. Erzurum ya da Kütahya’da taşeron işçiler çıkıp “Vereceksin kadromuzu” diyor mesela. Bunlar büyük racon kesmeler. Sonuçta sol, bu işin erbabı bile daha lisanı münasiple eleştiri yapmaya çalışırken, dipteki insan otoriteyi öyle görmüyor. Zaten ona göre bundan daha gerisi yok çünkü. Bir gerisi iş cinayetleri, bir gerisi yoksulluk ve açlık, bir gerisi torbacılığa düşmek, bir gerisi çürümenin konusu olma. Burada neyin ne kadar çürüdüğü, hangisinin direnmeye devam ettiği de hâlâ belirsiz. İkisi iç içe. Çürüme ile direnme eğilimi birlikte aynı sahada yaşıyor. Aynı isyanda çürüme ve direnme eğilimi devam ediyor.

Peki, yakın zamanda ya da ileride hangi eğilim baskın gelir? Bu dil bir şeye işaret ediyor mu?

Eskiden Müslüm Gürses’ten doğru, jiletçilik gibi pratiklerle dile geliyordu isyan, şimdi yeni ifade biçimleri ve yeni sembollerle dile geliyor, hiphop, rap gibi. Gazapizm’in “Ölüler Dirilerden Çalacak” diyerek dile getirdiği gibi. Esenyurt, Bağcılar, Çinçin, Haymana’da hiphop toplulukları oluşuyor. Bunlar protest topluluklar. Hard kapitalizmin doğrudan geleceksizleştirdiği, mesleksizleştirdiği, güçsüzleştirdiği gençler bu topluluklar ve onların sözleri etrafında kenetleniyor. Ama henüz bunun bir politik muhtevası yok.

Çok çeşitli bireyselleşme formları var. Toplum kendisine dayatılan formlarla yaşamayı sorguluyor. Bu da bu döneme ait bir “devrimci” program. Toplumun yaşadığı sert ortamın karşısında onu yıkacak şeyi bugünün bireyselleşme formlarında bulabiliriz.

“Hard kapitalizm”i tedavüle sokan Azadî Kaya bunu “Devletsiz millet, milletsiz devlet olmaz” diyen birine karşı söyledi. Aynı zamanda işyerinde kimliğinden ötürü maruz kaldığı ayrımcılığı da anlattı. Hard kapitalizm milliyetçiliği nasıl kullanıyor?

Bugün göçmen işçiler üzerinden milliyetçilik yeniden üretiliyor. Göçmenleri, mesela Antep’te, tekstil fabrikalarında çalıştıran, bunu organize eden doğrudan devlet, MİT, polis. Misal, Denizli’deki iş insanları ayağı kalkıyor ve diyorlar ki “Biz Antep tekstiliyle yarışamıyoruz, onlar Suriyeli emeği kullanıyorlar”. Soma’da, Divriği’de, Denizli’de ya da Antep’te Türkün, Kürdün, Alevinin veya Sünninin, yani aşağıdakinin tepkisini oraya yöneltiyor. Kıran kırana bir bastırma, aşağıdaki emeği denetleme göçmen nesnesi üzerinden kuruluyor. Eskiden en dipteki emek, en vahşi sömürülen Kürtlerdi. Şimdi bir katman olarak Kürtlerin yerine göçmenler yerleştirildi. Dolayısıyla bir kentin, bir mahallenin tamamı göçmen emeğine ve varlığına karşı harekete geçirilebiliyor. Bunu harekete geçirense devletin kendisi. “Bizim emeğimizi çalıyor” ya da “ucuzlatıyor” lafları işçiyle ilgili değil, bu patronun işine geliyor. Bu şartlara riayet edilmesi isteniyor.

Milliyetçilik ve din sömürüsü kapitalist sisteme entegredir; ülkücü mafyalar, cemaatler üzerinden entegredir. Yasayı da bu mantıkla düzenlediler zaten. Buralara bu grupları monte edip örgütlenmeyi imkânsız hale getirdiler. Şimdi bu süreç akamete uğramaya başladı. Çalışma yaşamının içine entegre edilen bu yapı holdingleşti. Holdinge sahip olmayan cemaat, mafya grubu yok. Burada sert bir durum var: Uzel Holding örneğindeki gibi, 11 yıl bir tek işçinin tazminatını ödemiyorsun, ama devlet işçinin karşısında konumlanıyor. Toplumun dörtte üçü bunu yaşıyor. Bu açıdan çürüme ile direnme, karşı devrim ve devrim aynı anda var oluyor.

Muhalefetin kapitalizmin sertleşmesinde nasıl bir payı var?

Öfkenin toplumsal hayat içinde kurucu bir güce dönüştürülmesi gibi bir gelenek yok. Bir anlık vuku buluyor, sonra da “Emek çalışması yapmak lâzım”, “İşçi çalışması yapmak lâzım”, “Meclis faaliyeti yapmak lâzım” deniyor. Yani “yapmak lâzımcılık” var, ama “yapıcılık” yok. Çünkü yapan, o dönüşüm sürecinin uzun olacağını düşünüyor ve kendi faniliğini hesaba katarak düşüncesini sınırlandırıyor: “Bu bizim hayatımızda vuku bulmayabilir” diyor. İlla kendi görmek istiyor. Kendi varlığına da pay biçmek istiyor. Ama bu yapmakla sorumlu olduğumuz şey bizim hayatımızda vuku bulmayabilir, uzun erimlidir zaten, sonra insanlar gelir, onu alır ve oradan başka bir yere götürürler.

Hard kapitalizm muhalefetin onayı ve davranışıyla da kendi varoluş koşullarını sağlıyor. Düzen muhalefetinden bağımsız ayakta kalmıyor, muhalefetiyle beraber, onun katkılarıyla ayakta kalıyor. Yani, hard kapitalizmin doğrudan saldırılarına dolaylı onaylar sunan bir konumlanış var. Bu kadar iş cinayeti oluyor. Bunun sonucunda veriler açıklıyoruz. Bu bir kenti ya da insanları harekete geçiren bir şey olamıyor. Sınıfsal bir şey var. Ama işçi kim ki! Sahte önderliklerin ürettiğinden daha net bir tahlili var o arkadaşımızın: “Leşçi, can alıcı hard kapitalizm.” Demek ki senin tahliline ihtiyacı yok. Türkiye’deki algı şu: “İşçi sınıfı bizim aklımıza muhtaç. Biz hakikatin bilgisine sahibiz. Biz aydınlanmacıyız. Bu insanlar da aydınlanacaklar.” Kürt hareketi mesela bunu tersyüz etti. En yoksul kesimler temsil mekanizmalarında yer buldu, tekstil işçisi de yer buldu, ev kadını da yer buldu. O yüzden bu kadar toplumda kabul gördüler. Burada temsilin tersyüz edilmesi durumu var.

Ama sol siyasetlerde seçilebilecek bir yere işçi konmaz, önce parti başkanı konur. Çünkü o ODTÜ’de, Bilkent’te, Boğaziçi’nde okumuştur. Bir işçi için en doğrusunu işçiden daha iyi bildiğini iddia eder. İşçi ile Sultanbeyli’de çalışır öğretmen, mühendis, ama iş bitince koşarak Kadıköy’e iner. Sultanbeyli’de kalmaz. İşçi aileleriyle beraber zaman geçireyim demez, o çocukların eğitim dünyasına nasıl katkım olur, buradan ben neler öğrenebilirim demez. Bu beyaz yakalılık içinde hard kapitalizm denen şeyin üretilmesine hizmet ediyorlar, çünkü bunlar yönetici sınıfın etrafında dizilmiş toplumsal katmanlar. Engeli oluşturan da tam bu. Aşağıdaki neden bunu tersine çeviremiyor, çünkü bunlar önlerini tıkamışlar.

Sendikaya üye işçi 2500 lira maaş alıyor, sendika başkanı 22 bin lira alıyor. Bu nasıl bir yoldaşlık? Benim açlıktan ağzım kokacak, sen bunu yapacaksın, ama biz güya aynı kavgayı veriyoruz. Bunlar tartışmalı konular; bir taraftan fedakârca yürüyen bir mücadele var, bir taraftan da böyle bir temsiliyet ilişkisi söz konusu.

Peki, ne yapmalı?

Şimdi durum buyken dipteki feryadın, isyanın bir yapılaşmaya, bir kuruculuğa, bir harekete dönüşmesi nasıl mümkün olacak ki? Kırk yıldır bu durum devam ediyor. Fatsa’da Organize Sanayi Bölgesi var, 8 bin tekstil işçisi çalışıyor, 7 bini kadın. Fatsa’da bir avuç solcu kalmış. Geçmişte yerel yönetim deneyimi olmuş bir kent Fatsa, değil mi? Ama şimdi oradaki bir avuç solcu, işçiyi tanımaz. Kültürel ve mekânsal olarak ayrışmışlar, bu ayrışma olunca politik bir şey kurmak mümkün değil ki. İşçi seni tanımıyor, sana dokunamıyor. İlişkisel olarak onlar için sen şeytansın, öyle formatlıyorlar. Bu formatın dağılması için onların dünyasına girmen lâzım, seni tanımaları lâzım, sana saldırmaları lâzım, seni dövmeleri lâzım, bunun bir deneyime dönüşmesi lâzım. Oralarda bu bedeller üretilmedikçe toplumun böyle bir dönüşümü de mümkün olmayacak. Emekçi sınıfları karşı devrimin bir tamponu olarak kullanmaya devam edecekler.

Akademide ve soldaki analizlerin çoğunda sadece analiz vardır, toplumu sadece analiz ederler. Bunu yaparken de korkuturlar, “gericilik geliyor, laiklik gidiyor”, falan da filan da. Bu analizlerle sosyalistler kendi topluluklarını, çevrelerini korkutuyorlar, bu da en öndeki kesimler oldukları için diğer kesimlere doğru hızla yayılıyor. Bu da pasifizmi yaygın bir toplumsal davranış biçimine dönüştürüyor. “Hard kapitalizm”i söyleyen kişide bir doğrudanlık var. Sana oynamıyor. Hakikat neyse onu olduğu gibi gözüne sokuyor. Küfrünü de sakınmıyor. O öyledir. Ama bu topluluk onu da seyirlik bir nesne olarak görüyor, ona öyle bakıyor.

Ne yapmalı? Analizin yanına, “peki, görevler ne” diye eklemek lâzım. “Onlar bir avuç, biz milyonlarız” diyorsun. O zaman bu milyonların hareketini stratejik olarak nasıl yaratacağız, bunu hangi biçimlerde yapacağız? Basın açıklamasıyla, piknikle, Twitter’dan videolarla yapabilir miyiz? 100 bin değil de 1 milyar bildiri dağıtırsak toplum da bizimle beraber mi aydınlanacak? Böyle bir hikâye var mı, örneğine rastlanmış mıdır? Bu soruların yanıtı geleceğe dair; yeninin devrimini, yeni isyanın kodlarını ve ilişkisini bize tanımlar. Acenteci olmamak lâzım, teorik ve felsefi düzeyde, isyan hareketinin bugünkü tartışması ile bağını kurmak lazım. “Mükemmeliyetçiliğe her vurgu vazgeçmenin bir biçimidir” der bir İtalyan. Bu, teslimiyetçiliğe götürür. Bir şey yaptırmaz. “Zaten düşman güçlü, yapacak bir şey yok, kıçımızın üzerine oturalım.” İş buna dönüyor. Bu da konformizmi üretiyor.

Önümüzdeki altı aya ilişkin öngörüleriniz neler? Türkiye kapitalizmi daha ne kadar sertleşir?

Kriz derinleşiyor. İktidar muhalefet ile beraber derinleşen krizin faturasını emekçiye ödetmenin yolunu bulacak. “Muhalefeti ile beraber” diyorum, çünkü basın açıklaması yapıp “Krizin faturasını ödemeyeceğiz” demekle olacak şey değil. Kriz çok büyük gelecek, büyük vuracak. “Hard”lık dipte bir çarpan etkisi yapacak, bunun sonucunda doğacak öfke hareketleri ise önümüzdeki zaman diliminde ortaya çıkacak. Ancak şimdi düzenin İmamoğlu ve Babacan gibi iki can simidi var. Dolayısıyla, muhalefetiyle de birlikte düzen daha güçlü. En kötü durumda devreye sokacakları can simitleri var. Bunu başardılar. Bunun arkasına toplumun muhalif kesimlerini de yedeklediler. Düzen krize daha hazırlıklı.

Röportaj: Bekir Avcı (1+1 Forum)