Başaran Aksu: “Krizde de seçimde de kaybeden yine işçiler olacak”

Umut-Sen Örgütlenme Koordinatörü Başaran Aksu ile ekonomik krizin işçilerin oy verme tutumuna etkilerini, işçi direnişlerinde sendikaların tutumlarının nasıl olması gerektiğini ve sendika başkanlarının aldığı ücretlere dair söylemine bir yanıt alıp alamadığını konuştuğumuz röportajın birinci kısmını sizlerle paylaşıyoruz.

Ekonomik kriz işçilerin oy verme tutumunu etkiler mi sizce? Etkilerse nasıl etkiler?

Elbette şu an içinde olduğumuz ekonomik krizin siyasete belli düzeylerde etkisi oluyor, seçim de siyasi bir ortamda gerçekleştiğinden işçilerin tutumuna da bir etkisi olacak. Ancak kriz etraflı söylemlerin seçim sonucuna doğrudan büyük bir etkisi olacağını beklememek lazım. Çünkü AKP işten atmaları, ücretsiz izne çıkartmaları; filli olarak işçiyi tek taraflı haklı feshe zorlayıp işsizlik maaşından yararlandırarak ya da kaymakamlıkların sosyal yardım fonları üzerinden işsiz kalan işçiyi destekleyerek kapatmaya ve işçilerin bu krizin etkisini hissedecekleri ortamı 31 Mart sonrasına ertelemeye çalışıyor. AKP’nin bütün stratejisi bu, bu çabaları da büyük oranda etkili oluyor. Türkiye’de işçiler sürekli kara gün beklentisinde olduklarından ve geçmiş krizleri de tecrübe ettiklerinden bir kenara ekonomik bir dayanak koyuyorlar. Bu kara gün fonunu, işsiz kaldığımızda devreye sokarız diye düşünüyorlar. Yani krize dair bir dizi önlem alıyor halk. Her ne kadar krizi kendi yaratsa da henüz Recep Tayyip Erdoğan’ın karşısında duracak bir siyasi figür çıkmadığı için kriz koşullarında Erdoğan gibi bir figürün bu krizle baş edebileceğine, bu duruma bir “çare” bulunacaksa var olan seçenekler içinde bu çareyi Erdoğan’ın bulabileceğine inanıyor işçiler. Hatta sol tandanslı esnafın ve beyaz yakalıların da aralarındaki konuşmalarına yansıyor bu durum. Yani sadece işçiler böyle değerlendirmiyor, farklı ortamlarda da bu mahareti ancak Erdoğan’ın gösterebileceği gibi ifadeler yaygınca dile getiriliyor.

AKP 1989’da ilk belediyeleri aldıktan sonra 1992-1994 dönemlerinde belediyelerde bir hegemonya kurmaya başladı ve o günden bugüne de belediyelerdeki tüm rant ve ihale mekanizmalarına bu kurulan bürokratik yapı baktı. Bazı şirketlerde veya AKP’nin yönetim bürokrasilerinde konumlanan kişilerde ciddi zenginleşmeler gerçekleşti. Dolayısıyla içinde oldukları toplumsal ortamlarla zenginleşme yaşayanlar arasında bir farklılaşma yaşandı. Duygu farklılaşması, imkan farklılaşması, mekansal ayrışma, kültürel ayrışma, tüketim ayrışması… Bu durum genel olarak din, milli duygular gibi meselelerin de çok fazla altının çizildiği bir durumda gerçekleştiği için emekçi kesimler açısından bir tiksintinin olduğunu, bu bürokrasiye yönelik bir olumsuz bakışın olduğunu ve bir sandığa gitmeme eğiliminin güçlü olduğunu hatta bu ilişkiler içerisinden gelen AKP’li adayların olduğu yerlerde bile AKP’li seçmenin sandığı gitme konusunda tereddüt yaşadığını söyleyebiliriz. Emekçiler MHP’li adaylara oy vermekte bir sorun görmüyorlar, belli biçimlerde belki seçeneksizlerin seçeneği olan İYİ Parti’ye ya da CHP’ye de gözlerini kapatıp oy verebilecek daha zayıf bir eğilimden de söz edebiliriz.

Aslında emekçiler bunu bir haysiyet sorunu olarak, bir aldatılma olarak görüyorlar. AKP teşkilatlarında ve devlet bürokrasilerinde oluşan yozlaşma, kayırmacılık; ilişkilerinde bir kastlaşma, bir tabakalaşma var. Bu tabakalaşma artık diptekileri içeren, diptekilerle eşit veya onlara özen gösteren bir ilişki kurmaktan uzaklaşmış durumda ve kriz koşullarının yarattığı belirsizlik durumu bu haysiyet sorunu olarak görme eğilimini tetikliyor, güçlendiriyor. Ama burada bunlarla beraber bu süre içerisinde az ya da çok zenginleşenlerin -çok zenginleşenin yaşam koşullarını dipteki emekçi görmüyor, onlar daha steril, korunaklı, gözlem olarak emekçilere kapatılmış alanlarda yaşadıkları için- özellikle orta düzeyde zenginleşenlerin gözlerine soktuğu pratikleri veya onların araçlarını, tatil yapma biçimlerini vs. sosyal medya üzerinden takip edebiliyorlar. Krizin de buralardan daha sınıfsal ayrımları besleyen bir tarafı var. Tüm bunlardan kaynaklı duygusal bir kopuş yaşanıyor ve bunun bir yansıması olacak. Çünkü geçmişte Recep Tayyip Erdoğan’la olan ilişkilerine emekçilerin 100 kredi veriyorlarsa artık 80 kredi verdiklerini görüyoruz ama bu da hemen sonuç verecek bir eğilim değil tabi. Yani genel seçim olsa bu topluluklar yine mecburen Recep Tayyip Erdoğan’a oy verecektir ancak düne göre biraz daha çekingen olacaktır buradaki tutumları. Tabi bu genel seçim değil, dolayısıyla hem Recep Tayyip Erdoğan’a hem AKP teşkilatına hem bu biçimde yaşayanlara bir sınıfsal mesaj vermek istiyorlar. Burada da bir sınıf bakışı, sınıf içgüdüsü yüklü. Özel olarak herhangi bir bölge belirtemem ama bu seçimde bazı bölgelerde oy oranlarının AKP’yi memnun etmeyeceğini düşünüyorum. Olacaksa bir balkon konuşması “Evet biz halkımızın verdiği bu mesajı aldık, buna çalışacağız” diyeceklerdir. Bu sonuçlar bir genel seçim tartışmasını sonbaharda tekrardan başlatabilir. Kalan bir aylık süre içerisinde Recep Tayyip Erdoğan’ın bu durumu dönüştürmeye, değiştirmeye dönük etkisi olabilir ama bu ekonomik parametreler, bu büyüme oranları, işsizlik oranları içinde bir mucize yaratması olası gözükmüyor. İnsanlar istikrarı korumak ve ders vermek arasında bir seçim tercihi yapacaklar. Halk bütünüyle yıkmayacak ama mesajı da iletecek diye düşünüyorum. Sonuç olarak görülen o ki krizde de seçimde de kaybeden yine işçiler olacak.

Var olan sendikalar, greve çıkan ve direnen işçilere kendi kaynaklarından bütçe sağlıyor mu?

Genelde direnişe ya da greve çıkan işçi sendikası sayısı sınırlı zaten. Bildiğimiz bürokrat sendikaların (Türk Metal Sendikası ya da Hak-İş gibi) genel eğilimi direniş yapma yönünde değil, bazen oradaki işçi dinamiğinin zorlamasıyla istisnai olarak mümkün olabiliyor. DİSK’teki sendikalarda da kamu sendikalarında da greve, direnişe gitmemek gibi bir eğilim 1990’ların başından beri var. Fakat bir yandan grev yapan sendikalar içerisinde bir dayanışma da var, yani grev fonundan bir örgütlenme gideri değişik kalemlerden sağlanıyor. Şimdi gördüğümüz Cargill, Sibaş, Flormar Direnişleri’nde bu dayanışma mevcut. Ama bu oldukça sınırlı sayıda sendikayı ifade ediyor çünkü çoğu direniş açısından zor ve maliyetli bir iş. Yemek maliyeti, ulaşım maliyeti zor durumdaki direnişçi işçilere geçinebilmesi için ayrılacak bütçe gibi birçok gider ortaya çıkıyor. Örneğin Nakliyat-İş bunu yaptı ve yapıyor, direnişlerde sendika aidatlarını sınıfın ihtiyaçlarına göre harcıyor. Biz de öyle yapıyoruz. Nakliyat kolundaki işçiye markette ya da tekstilde çalışan bir işçinin haklarının geliştirilmesinin aynı zamanda kendi işçi haklarının geliştirilmesinin koşulu olduğunu anlatarak bunu yapıyor Nakliyat-İş. Dolayısıyla Nakliyat-İş’e aidat veren işçi açısından da bunun bir meşruiyeti var. Oradaki market işçisinin mücadelesinin doğrudan kendi hak mücadelesini güçlendiren bir konumu olduğunun farkında. Fakat bağımsız sendikalar ve DİSK’teki küçük sendikalar açısından söylemek gerekirse buralarda bir direniş yürütmek, özellikle işçi sayısı ve direnilen gün sayısı çoksa, bu maliyetlerle başa çıkmak çok zor. Avon 65 gün, Bomi 35 gün sürdü, Migros Direnişleri’nden biri 15 gün sürdü ve biz çok zorlandık. Avon’da ve Bomi’de sayı azdı ona rağmen zorlandık. Bu zorlanmalar olmadan da sınıf hareketini, işçi hareketini daha ileriye taşıyacak bir kabuklanmayı, mayalanmayı sağlayabilmek çok mümkün değil. Tabi, Nakliyat-İş’in yapığını DİSK Konfederasyonu “Biz tüm olanaklarımızı yurtta bugün hak aramak için ayağa kalkmış işçilere sunuyoruz yeter ki bize ulaşsınlar, ‘Bizim burada bir sorunumuz var, biz patronla hakkımızı almak üzere bir kavga yürütüyoruz bizimle dayanışır mısınız?’ desinler biz evet deriz” diyerek yapsa, sahiplense bu çok güçlendirici olurdu. Maalesef bu durumun uzağındayız. Bizim zaman zaman Birleşik Metal İş’e böyle bir rol üstlenmesi gerektiğine dair çağrımız oluyor, bunun doğru olduğunu düşünüyoruz çünkü bunu yaparak sadece sendika üyesi işçilerin değil tüm işçi sınıfının mücadelesini büyütmek mümkün. Buradan kendine has siyasi anlamlar çıkacağını görmek lazım. Biz bunu görüyoruz, Umut-Sen ve çalıştığımız sendikalar açısından ortaya çıkan tüm ilişki ve olanakları toplamda Türkiye çapındaki işçilerin ihtiyaçlarına doğru aktarmayı görev biliyoruz ve bu tavrın genel bir tutuma dönüşmesi için çaba sarf ediyoruz.