Boşuna yaşanmadı onca direniş!- Başaran Aksu (vegaste.com)

İşçilerin tekil direnişlerinin sınıf mücadelesiyle bağı ve önemi 

Son on yılda sendikal hareketin barutunu önemli ölçüde tüketmesiyle işçilerin tekil direnişleri işçi hareketinin mücadele gündeminde öne çıkmaya başladı. Hakan Plastik direnişi, özel güvenlik işçileri tarihinde bir ilk olan Çankaya Belediyesi taşeron güvenlik işçisi Ömür Tekin’in direnişi, Migros Depo işçilerinin değişik yıllardaki direnişleri, Silivri Belediyesi’nden atılan işçilerin direnişi, Beşiktaş Belediyesi taşeron temizlik işçileri direnişi, Çerkezköy Üniteks direnişi, Polarxp depo işçileri direnişi, Bomi & Roche direnişi, Avon kadın işçilerinin direnişi, işten atılan maden işçilerin Soma İmbat Maden İşletmesi önündeki direnişi, İnşaat İş Sendikası’nın öncülüğüyle gerçekleşen onlarca direniş ve halen süren direnişlerden Seo Otomotiv’de çalışan Güvenlik-Sen ve İşçi Meclisleri üyesi işçilerin asıl iş / yardımcı iş ayrımına, genel olarak taşeron sitemine karşı sürdürdükleri direniş, Çerkezköy Bony Çorap işçisi Hakan Gürses’in direnişi ve Gemlik’te Yazaki’den tacize, mobinge itiraz edip atılan Dilek Gültekin’in direnişi gibi burada sayamayacağımız kadar çok sayıda direniş belirli dönemler boyunca işçi hareketinin gündemini belirlerdi.

Fakat bu direnişler sendikal bürokrasi ve konuyla ilgili akademik çevrelerde bazen küçümseyici bir ima da yüklenerek “tekil işçi direnişleri” olarak değerlendiriliyor. Bu küçümseyici tutumun arka planında ise bu tür direnişlerin sınıfçı-sekter siyasi çevreler tarafından sendikal olmaktan ziyade, dar siyasal hedeflerle yönlendirildiğine ve icra edildiğine dair bir varsayım söz konusu.

Özetle bu varsayıma göre, bu tarz direnişler işçi hareketi için sınırlı bir propaganda ve eğitim olanağı sağlaması dışında sınıf ve sendika mücadelesine hiçbir katkısı olmayan pratikler. Bu akıl, sendikal pratik ya da sınıf pratiği deyince mutlaka kurumsal bir sendikal önderlik tarafından planlanan, (olumlu ya da olumsuz) bürokratik bir işleyişe sahip yasal süreçleri anlıyor. Mesela en son grev yasağı sonrası cam işçilerinin tepkisi makbul bulunabilirken sarı sendika Türk-İş Maden-İş’ten ve sadece bir bürodan ibaret lafta sendika Dev-Maden Sen’den ağzı yanmış İmbat Maden Ocağı işçilerinin direnişi makbul bulunmuyor ya da görmezden geliniyor.

Bu ve benzeri bakış açılarının yaygın olmasında sol içi ayrımların ve sendikal rekabetin ciddi payı var. Direnişlere dair tutum, “Hangi siyaset önderlik ediyor?” sorusu sorularak belirleniyor. İşçilerin eyleminin karakterine ve akıbetine otomatik notlar verilirken alınan konumlar da bu soruya göre belirleniyor. Sosyalistlerin sendikal alandaki ağırlığı göz ardı edilebilir bir halde olmasına, AKP, MHP ve diğer düzen siyasetlerinin sendikal alan ve kurumlardaki hükümranlığına rağmen bu rekabetçi garip tutumlar sürekli yineleniyor.

Unutmamak gerekir ki Nakliyat-İş, Enerji-Sen, Devrimci Yapı-İş gibi sendikaların gerçekleştirdiği direnişler (en güncel örnek Tümtis tarafından DHL’de başlatılan işçi mücadelesidir) tıpkı yukarıda sayılan örnekler gibi fiili meşru mücadele mantığıyla, yani sayıya bakmadan, hesap kitap yapmadan gerçekleştirilen direnişler. Bu tür direnişlerin bu dönemde öne çıkmasının temel bir nedeni var. Geçtiğimiz kırk yıl boyunca sınıf mücadelesinin irili ufaklı birçok mevzisini tarumar eden neoliberal saldırı Türkiye işçi hareketinin oldukça cılız mukavemetine rağmen hız kesmemiştir. Bunun en iyi göstergesi Türkiye’deki sendikalı işçi sayısıdır.

Kayıtdışı çalışma, esnekleştirme, güvencesizleştirme, taşeronlaştırma ve özelleştirme politikalarıyla sınıfın mekânsal, siyasal, kültürel, örgütsel ve ideolojik tüm zeminleri alt üst edilmiştir. Bu yüzden artık başka bir sınıf zemini ve gerçekliğiyle karşı karşıyayız.

Yukarıda saydığımız direniş örnekleri geçtiğimiz kırk yıldaki işçi direnişlerinin mikroskobik bir kesiti. Özellikle doksanlı ve iki binli yıllar -sınırlı lokal kalkışmaları saymazsak- ülkemizde ve dünyada benzer direnişler içinde geçti. Bu direnişler sınıf oluşumunun güncel karakterinin çok önemli bir unsuru. Bu direnişlerden genel bir eğilim saptayabilmek için henüz çok erken olsa da birkaç ortak noktanın altını çizmek mümkün:

1-) Oldukça genç bir işçi dinamiği ile karşı karşıyayız. Her bir iş yerinden sendikal örgütlenme, mobing, baskı, taciz vb. nedenleriyle atılan işçi ya da işçilerin çalıştıkları yerin önünde direnişe başlaması bu genç sınıfın yapısının oluşumuna somut bir katkı sunuyor. Oysa işverenlerin devlet ve yasaların koruması altındaki şımarık, pervasız saldırıları karşısında bir işçinin eyleme yeltenmesi hiç kolay değildir. Bu yüzden bu tarz eylemler, zor bir karar sürecinin ardından elli bin sorunun eşlik ettiği korku duvarını yıkıp eyleme başlanması itibariyle devrimcidir. Devrimcidir, çünkü o güne kadar boyun eğdiği güce karşı çıkar ve tekil de olsa kritik bir kırılmayı temsil eder. Bu kırılmayı gözler önüne serer. Tekil de olsa temsil ettiği kırılmanın özü itibariyle kolektif bir direnişin ifadesidir. Karşısına polis ve yargı çıkar, devletin patronuyla münasebetinin derinliğini kavrar ve dünyaya bakışı bambaşka hale gelir. Bir direniş içinde yer almış her bir tekil işçi açısından hayatında o direniş öncesi ve sonrası bir anlatı vardır. Direnişle başlayan şey artık her bir yeni iş serüveninde yeniden ve yeniden üretilerek geliştirilecek sınıf bilincinden başka bir şey değildir. Dışarıda işçi arkadaşı direnmeye başlayınca içeride de değişim başlar. İlk kez bir grup deli akıp giden sömürü ortamına itiraz, isyan etmiştir. Demek ki korkmamak talep etmek gerekir ama nasıl? Zordur. Borçla, çocukla, kirayla, yoksullukla kuşatılmıştır çünkü. Zordur, diğerleri ile arasındaki cinsiyete, dine, milliyete, mezhebe, renge, ülkeye, memlekete, kıdeme göre yaratılan bölünmeleri aşmak, ideolojik tabularla yüzleşmek ve bunlarla savaşmak. Ancak kapıda direnen bir kıvılcım çakmış, bir cesaret bırakmış ve onlarca soru kalmıştır. Bu epey mühim bir başlangıç noktasıdır.

2-) Tekil direnişler sadece o fabrika ya da işyeri için değil daha önce direniş görmemiş civar işyerleri açısından da önemlidir. Direniş süresince merak ve iç tartışma söz konusudur. Sabah işe servislerle giderken, öğlen yemek yerken, akşam dönerken konuşulan, tartışılan, eleştirilen ve nihayet kendi işyerlerinde tatbik edilmesi tasarlanan temel bir konudur artık direniş. Başarılı olup olmayacağına dair bahisler tutulur, sonucun neler olabileceğine ilişkin tartışmalar yürütülür. Direnenlerle alay eden de vardır, gıpta eden de. Ancak alayın da bir sınırı vardır; direnenin kendilerinden biri olduğunu bilir ona göre çekiştirirler. Söz konusu tekil direnişin başarısı kendi işyerlerindeki hamle etme süreçleri açısından önemli etmendir. Ancak bizzat işçinin aklına kendi gerçekliğini düşüren bu “öncü” tutumlar önemlidir, kurucudur ve bir birikimin devamıdır.

3-) Hakan Plastik işçileri 140 gün süren direnişle 800 kişilik işyerine sendikanın girmesini sağladı. Ömür Tekin sendika üyesi oldu diye atıldığı işyerine sendikayı kabul ettirerek geri döndü. Silivri işçileri çetin bir direnişin ardından sendikanın ikircikli geriletici tavrına rağmen işlerine geri döndü. Soma’da İmbat Maden işçileri, 7000 işçiye günlerce cesaretli tavrın ne olacağını gösteren militanca bir direnişin ardından direnişin bölgedeki tüm işçiler üzerinde yarattığı meşruiyetin baskısıyla Soma’daki diğer madenlerde istihdam etmek mecburiyetinde bıraktılar devleti ve patronları. Avon direnişçileri on yıllardır asgari ücretle çalışma düzeni karşısında yüzde otuzlara varan zamlar alarak, işçi sağlığı ve iş güvenliği konusunda somut kazanımlar elde ederek taleplerini büyük oranda gerçekleştirerek sonlandırdılar direnişlerini.

Hukuki düzeyde mahkemede, örgütlenme düzeyinde iş yerinde kavgaya ara vermeden yollarına devam ediyorlar. Migros işçileri üçüncü direniş turunda nihayet işyerindeki büyük taşeron olan MBM firmasını işyerlerinden kovmayı başardılar. İşçileri taciz eden yöneticiyi işten kovdurdular ve sistematik mobingi kırdılar. Ayrıca iş sağlığı ve güvenliği kurullarının kurulmasını sağladılar ve fazla mesai baskısını ortadan kaldırdılar. Bomi direnişi iki olan taşeron firma sayısını bire düşürdü. Diğer taşeronun kovulmasına dönük mücadele devam ediyor. Çerkezköy Üniteks önünde direnen işçiler işvereni masaya oturmak zorunda bıraktılar. Protokolle direnişin taleplerini kabul ettirdiler. İnşaat İş’in nerdeyse kazanımsız sonuçlanmış tek bir pratiği söz konusu değil. Benzer şekilde Nakliyat İş oldukça saygın sendikal pratikler sergiliyor. Kuşkusuz bu örnekleri yaratanlar ya yeni toplu sözleşme yapma yetkisi kazanmış sendikalar ya yeni kurulmuş sendikalar ya da komite ve meclislere dayalı işçi öz örgütlenmeleri, inisiyatifleriyle gelişen direnişler. Elbette, adeta bir kural olarak, öncü işçiler işten atılıyor ve çoğu zaman atıldıkları işlerine geri dönemiyorlar. Çoğu kez direnişi sürdüren işçiler etraflarında güçlü bir dayanışma ilişkisi bulamıyorlar. Direnişin süresinin belirlenmesinde ve akıbetinin tayininde bu dayanışma ilişkinin önemi büyük. Her direnişin kendi iş yerini, iş yerinin olduğu organize sanayi bölgesi ya da yerleşim birimini etkilediği, kulak kabartıldığı, takip edildiği doğru olduğu kadar bir direniş kendini başkalarına, kamuoyuna ve özellikle mavi yakalı olmayan toplumsal kesimlerin gündemlerine taşırabildiği, orada yer bulabildiği, o kesimlere taleplerini sahiplendirebildiği oranda başarıya daha yakın olabiliyor. Japon Yazaki firmasını gazetelere ilan vererek absürt gerekçelerle zavallıca kendini savunmak zorunda bırakan şey Dilek Gültekin’in etrafında oluşan kamuoyu desteğidir. İşe geri alınmasa bile kim direnişin başarısız olduğunu iddia edebilir artık! Cemal Bilgin’in taşeron işçiler adına haftalarca sürdürdüğü direniş olmadan Çapa’da sendikal örgütlenmenin başarılı olacağını kim iddia edebilir! Ya da Beşiktaş Belediyesi’nden Genel-İş’e üye olduğu için atılan taşeron temizlik işçilerinin 85 gün boyunca sahipsiz ve yalnız başlarına onurla sürdürdükleri direnişleri, taşeron işçilerin on yıllardır on binlerce bedelle sürdürdüğü haysiyetli sınıf mücadelesinin dışındadır diyebilir miyiz!

4-) Metal Fırtına eylemlerinde gece ellerindeki cep telefonlarının ışıklarını açarak dosta düşmana gösterdikleri şey yeni bilgilenme kaynağı ve iletişim zeminiydi. Metal işçileri bu zeminin kendilerine sağladığı güce dikkat çekiyordu. İşçiler başta Facebook olmak üzere birçok sosyal medya uygulaması aracılığıyla hem öğreniyorlar hem de birbirleriyle iletişim kurmayı başarıyorlar. Avon Direnişi bu medya olanaklarını yaratıcı olarak kullanan örneklerden biri olarak takip edildi. Ardından başka direnişler de oldukça yaratıcı örnekler yarattı. Direnişlere katılan ya da sınıf meselelerine ilgi duyan işçiler sosyal ağlar üzerinden birbirlerini takip etmeye başladılar. Artık işkolu ayrımı olmadan tüm direnişler izleniyor, paylaşılıyor. Ayrıca bu ağlar sendika baronlarının konum ve çıkarlarını korumak adına eskiden gizliden yürüttükleri şebekelerine insan devşirme faaliyetlerini hem teşhir edip etkisizleştirmenin hem de işçi demokrasisi doğrultusunda sendikalardaki muhalefeti birleştirecek alternatif platformlar olarak ve yeni örgütlenmeleri kolaylaştıracak zeminler olarak da öne çıkmaya başladı. Bu süreç henüz çok yeni ve kuşkusuz işçiler öğrendikçe yetkinleşecek. Yetkinleştikçe de sınıf olarak siyaset alanına olanca azametleriyle yerleşecektir.

5-) Mevcut direnişleri sürdüren inisiyatiflerin kuşkusuz sıkıntılı siyasal tarz ve davranışları olabiliyor. Üstelik bunun zaman zaman epey olumsuz sonuçları da olabiliyor. Rekabetçi olmayan, sorumluluk sahibi bir eleştiriyle bu olumsuzlukların teori ve politika açısından açıklıkla ifade edilmesinde fayda var. “Efendim filan gruplar işçiler arasındaki çalışmayı işçileri işten attırıp kendilerine bağlı olan avukatlar aracılığıyla siyasal faaliyetlerine para kazandırmak amaçlı bu işleri yapıyorlar” demek bir eleştiri değildir. Biz ilkesel olarak böyle bir bağdan uzak duruyoruz. Sınıf devrimciliği yapanların da böyle bir tutum içinde olmayacağını, böyle bir tutumları varsa da mutlaka bundan vazgeçmeleri gerektiğini söylüyoruz. Ancak işten atılan işçilerin üye olduğu sendika varken, o sendikanın avukatları varken işçileri “kendilerine yakın avukatlara” yönlendiriyorlarsa bu eleştirilebilecek bir şeydir. Çünkü böylesi bir davranış hem sendika fikrine olan güvensizliği pekiştirir, hem de başarısız olunduğu takdirde söz konusu siyaseti/inisiyatifi işçiler karşısında yalancı durumuna düşürür. Ayrıca bu, sola ve devrimcilere karşı genel bir güvensizliğin yaygınlaştırılmasını amaçlayan bir karşı propaganda malzemesi olarak kullanılabilir. Çünkü hukuk bizim belirlediğimiz bir alan değil; burjuvazinin hâkim olduğu, bizim sınıf mücadelesinin bir düzlemi olarak kavga alanımızdır. 

Sınıfın mücadele içinde daha da hayatiyet kazandığına inanan bizler, yeni durumun sınıf mücadelesini oluşturma çabasına odaklanmaya çalışan insanlarız. Dolayısıyla pek çok sanayi havzasında ve hizmet sektörü alanında ortaya çıkan bu tekil direnişler olgusunu küçümsememiz mümkün değil. Ancak durum çok karmaşık ve tarihin yardımı dışında geleceği öngörmek için elimizden tutacak çok bir şey yok. Tek umudumuz sınıfın içindeki mücadele doğrultusundaki kıvılcımlarda, öncü arayışçı işçi ateşlerinde yani örgütlenme ve direnişlerde. Bu ateşler olmadan ilericiliğin gericiliğin kavgasında aristokratlarla burjuvazi arasındaki kavga gibi bayraksız kalır, burjuvazinin o ya da bu kliğine mayın eşekliği yaparız. Paris’in komünarları ya da Lyon ayaklanmasının işçilerini “geleceği müjdeleyen barbarlar” olarak selamlayan önderlerimiz boşuna ölmediler. Boşuna yaşanmadı onca direniş! Bize “sınıfın eylemine katılın, değişimi orada arayın” dediler. Bize sınıfın bayrağını temsil etmemizi vasiyet ettiler. Sırf bu hakikatten dolayı bile olsa devrimciler hangi gerekçelerle başlar, gelişir ve sönerse sönsün işçilerin tekil ya da çoğul eylem ve direnişlerine bu pencereden bakmalıdır. Tekil, lokal ya da çoğul. Sendika önderliği, komite önderliği ya da siyaset inisiyatifiyle geçmişten bugüne gerçekleştirilmiş, yenilmiş ya da galip gelmiş küçük-büyük direnişlerin ve mücadelelerin toplamıdır sınıf mücadelesi.

Ve gelecek dünden bugüne aktarılan bu deneyim fenerlerinin ışığıyla birleşecek emek hareketinin güncel arayışında cisimleşecektir. O yüzden bu alana ömür, emek, akıl düşüren herkesin ve her çevrenin önceliği birleşik bir emek odağı, gücü, hareketi yaratmak olmalıdır. Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerinin yegâne ihtiyacı budur.