Doğa kandırmaz, kendi kendimizi kandırırız… – Mehmet Polat

Doğa uçsuz bucaksız evrenin adı. Bir canlı türü olarak insan bu sonsuzlukta nokta kadar yer kaplamıyor. Başka canlılarla karşılaştırıldığında oldukça zayıf kalan bedenini yaşatmasını öncelikle beyin denilen düşünme organına sahip oluşuna ve ikincisi, toplumsal bir hayat kurabilmesine borçlu. Her ikisi de milyonlarca yıllık doğal evrimin ürünü. Hiç düşünmeyerek belki sınırlı bir yaşam sürdürebiliriz ama toplumla bağımız olmadığında yaşayamayız. Bebeklik, hastalık, yaşlılık gibi beynimizi sınırlı olarak kullanabildiğimiz ya da kullanamadığımız durumlarda doğanın insafına teslim olmak istemiyorsak, toplum tarafından sarılıp sarmalanmamız gerekir. Toplum anneyi, uzun çocukluk dönemini, yaşlıların deneyimini neslin sürmesi bakımından korumak için gerekli ve vazgeçilmez niteliktedir. Bu çerçevede beynin gelişimiyle toplum olmak ve oluşturmak arasında sıkı bir bağ vardır.

Beyin düşünme organımızdır ama kendi kendine çalışmaz; toplumdan edindiğimiz dil, bilgi, inanç, duygu, psikoloji vb.lerine ait kavramları hammadde gibi kullanarak işler. Bu sırada, az çok diğer canlılarda da olan beş duyu kesintisiz çalışır ve toplanan veriler beyin hücrelerimizde depolanır. İşte bu verileri ve öğrenerek biriktirdiğimiz kavramları düşünme yoluyla kullanabilmek için bilgi biriktirme, iyiyi kötüden ayırt etme, hatırlama, öğrenme ve öğretme gibi yetenekler ortaya koyarız. Buna kısaca “akıl” deniyor.

Kimileri aklını daha çok ve çabuk kullanır. Bazı toplumlar ve çağlarda insanların daha becerikli düşündüklerini gözleriz. Akıl konusunda daha yavaş ve geriden gelenlere “aptal” deriz. Bu tür adlandırmalar, sanki aklın kendine ait bir değeri varmış gibi görülmesine yol açar. Oysa tıpkı boş bir kaba benzeyen aklın kendi başına bir değeri yoktur. Kap ancak toplumun olanakları sayesinde, evrenin sonsuzluğundan doldurulan bilgi kadarını taşır.  Ne kadar akıllı olursak olalım, yaşadığımız toplum tarafından sınırlandırıldığımız ve evrenin sonsuz işleyiş düzeniyle karşı karşıya olduğumuz için çok az şey bilebiliriz.  Başka canlılarda yok diye kendimizle övünmemize yol açan akıl sahibi olmanın değeri, okyanustan alınan bir bardak suyun okyanusa göre değeri kadardır. Kaldı ki her canlının kendine ait bir aklı vardır.

Mantığın temel kurallarından biri, bütünün parçadan büyük olduğunu söyler. Doğa bütünü oluştururken, toplum onun küçük bir parçasıdır. Toplumun doğa üzerindeki hiçbir işlemi doğayı değiştirmeye, kavramaya, hele hele bütünlüğünü bozmaya yetmez.  Düşünme kapasitemizi ne kadar zorlasak da doğanın sonsuzluğunu kavrayamayız. Kişisel ya da toplumsal yaşamımızı ne kadar bilgi ve beceri üstüne kurmaya çalışırsak çalışalım, hayatta karşımıza çıkan şeylerin yüzde 99,9’unu bilmez ya da bilemeyiz. Örneğin geleceği bilemeyiz. Yanı sıra, geçmişe ait kayıtlı bilgiler dahi sürekli değişir. Çünkü ulaştığımız her yeni bilgi, geçmişte yaşananların yeniden yorumlanmasını sağlar. Bu yüzden geçmişe ait bilgimiz bile sürekli ayıklanıp yorumlanarak değişir. Dört buçuk milyar yaşındaki dünya hakkında bütün bildiğimiz, göz açıp kapama süresi kadar kısa olan birkaç bin yıllık insanlık tarihiyle sınırlıdır.

Toplumsal varlık olarak insan doğanın parçasıdır. Doğa üzerinde hiçbir hükmü yoktur. Doğada yarattığı bütün etkilerin toplamıyla ancak kendine ait bir yaşam alanı oluşturabilir. Buna kısaca “çevre” diyoruz. Merkezinde toplumun olduğu, sonsuz doğa içindeki küçük bir bahçe gibi. Bunun, içinde balıkların yaşadığı bir akvaryumdan farkı yoktur. Her canlı misali insan da çevresini değiştirerek yaşar. Ve yine her canlı gibi çevremizde yarattığımız değişiklikler bir gün yaşamımızı olanaksızlaştıracak boyutlara varırsa, yok oluruz. Tıpkı aynı akvaryumda sürekli büyüyen bir balığın nihayet oksijen yetmezliğinden ölüp gitmesi gibi…  Bu mümkün mü?

Balığın kendi kendine akvaryumdan çıkamayacağını ama insanın bunu yapabileceğini düşünerek, kaderimizin balığınkine benzemeyeceğini söyleyebiliriz. Ama balığa benzeyen bir yanımız var: O da balık hafızalı oluşumuz.

Kendi aklıyla davranan insan hatalarından ders çıkarır ve tekrarlamaz. Ama çıkarları çatışan farklı kesimlerden oluşan bir toplumda bu çok zordur. Güçlü olan, karşısındakine benimsemediği bir fikri zorla kabul ettirir ve bunu toplumun ortak aklı gibi sunabilir. İşte bizi balık hafızalı yapan budur. Egemen bir kesimin çıkarları öne geçtikçe, toplumsal eşitsizlik artar. Geride kalanlar eşitliği sağlamak için egemen kesime yetişmeye çalıştıkça, toplumun genelini hesaba katmayan bir davranış biçimi yaygınlaşır. Bu, rekabetçi ve akıl dışı bir yaşam biçimidir. Herkes yanlış olduğunu bildiği halde, “ben yapmasam öteki yapacak” anlayışıyla işe koyulur ve toplam zararın artmasına yol açar. Yanlışın kökeninde, özel çıkarların topluma zarar verecek biçimde egemen kılınması yatar. Basit bir örnekle açıklayalım:

Ortalama düzeyde düşünebilen biri herhangi bir kıyı kentinde sahili devasa binalarla kapatıp hem arka sıradakilerin manzarasını engellemez ve hem de denizden gelen esintiyi keserek kenti cehennem sıcağına mahkûm etmez. Ardından her biri güneş fırınına dönen betonarme binaları klimayla serinletmeye çalışıp sonra da “enerji yetmiyor” diye yırtınmaz. Dünyadaki belli başlı kaynaklar emperyalistler tarafından parsellendiği için gerekli enerjiyi bulamayıp “önümüzü kesiyorlar, gelişmemizi istemiyorlar” gibi şikâyetlerde bulunmaz. Bunların olmaması için toplumsal hayatın ancak planlı yaşanabileceğini bilmek yeterlidir.

Ama gerçek böyle değil. Yukarıdaki örneğin sayısız benzerini sürekli yaşıyoruz. Böyle bir hayat için insan olmaya gerek yok, akvaryum balığının yetenekleri de buna yeter. Üstelik toplum çoğunluğu bu tür bir yaşamın aptalca olduğunu gayet iyi biliyor ama yaşamaya devam ediyor. Çünkü bu yaşam biçimi akılsızlığın değil, zaten akla uygun işlemeyen bir toplum düzeninin ürünü.  Nedeni belli: Toplu yaşamayı kolaylaştırmak için  olanaklardan en geniş ve verimli biçimde yararlanılacağına, mülkiyeti ve karar verme iradesini elinde tutanların çıkarları ön plana alınıyor. Öne alınanlar küçük bir azınlıktan ibaret. Dolayısıyla toplum kendi aklı yerine bu küçük azınlığın aklıyla yönetiliyor. Haliyle, alınan her karar topluma ters düşüyor. Sürekli topluma ters düşenin doğaya da ters düşmesi kaçınılmaz. Çünkü aynı zamanda bu küçük azınlık, tıpkı topluma hükmeder gibi doğaya da kolayca hükmedebileceğini sanıyor. Bunu yapmak zorunda oluşunun nedeni, varlığını özel çıkarlarını korumaya dayandırması. Başka türlüsü için örneğin zenginliklerinden vazgeçmesi, toplumun geri kalanıyla eşit yaşaması ya da kararlarını toplumla birlikte alması gerekir. O zaman sorun kalmayacağı gibi, ortada ezen ve sömüren bir sınıf da olmaz. Hangi egemen böyle bir kâbusun gerçekleşmesinden yana olur ki? İşte bu duruma düşmemek için toplumla birlikte doğayı da ezmeyi sürdürüyor.  Böylece, binlerce yıldır doğaya uyum göstererek hayatta kalan toplum, doğaya düşman hale geliyor. Daha çok toprak, su, orman, dağ, deniz mülk edinilerek kâr amacıyla hallaç pamuğu gibi atıldıkça, düşmanlık artıyor. Doğa bu noktada yalan söylemiyor ve faturayı herkese keserek, çevre tahribatının karşılığını sel, deprem, kasırga biçiminde topluma ödetiyor. Parası olan, daha güvenli yerlere taşınarak şimdilik bu cezadan kaçıyor. Hatta egemenlerin en egemenleri bir yandan başka gezegenlerde yerleşim yerleri yaratma hayalleri kuruyorlar. Bizimki gibi biraz küçükleri ise, doğal afetlerin gelip geçici ya da rastlantısal olduğu yalanını uyduruyor. Egemen, önceki kuşaklardan miras kalan aklı kendini ve bizi kandırmak için kullanıyor. Yönetenler yalan söyledikçe, doğa daha büyük felâketlerle tekzip göndermeyi sürdürüyor…