Katar: Küçük ülke, büyük dert – Mehmet Polat

Katar, Arap Yarımadasından Basra Körfezine doğru uzanan bir yarımada. Biricik kara bağlantısı, Suudi Arabistan’la 87 km.lik bir sınırdan oluşuyor. 1. Dünya Savaşı sonrası emperyalistler Arap Yarımadasını paylaşırken, o sırada en değerli sömürgesi olan Hindistan yolunu güvenceye almak için uğraşan İngiltere Basra Körfezi çevresiyle birlikte Katar’ı da savaşın mağlubu Osmanlı’dan devralmış. Katar 1971’de anlaşmalı biçimde bağımsızlığını ilan edene dek İngiltere’nin sömürgesi olarak kalıyor. Bugün Rusya ve İran’dan sonra dünyanın üçüncü büyük doğal gaz üreticisi olan bu ülke, geçen haftadan bu yana uluslararası düzeydeki yeni bir sorunun odağı olmuş durumda. Bir süredir Arap halklarının her türlü sorununa karışan ülkemiz yöneticileri doğal olarak bunun da içinde ve tarafı halindeler…

Suudi Arabistan’ın (SA) başını çektiği ve Mısır, Bahreyn, Birleşik Arap Emirliklerinin (BAE) en önemli destekçileri olduğu bir grup ülke, Katar’ı “teröristlere destek olmak ve İran’la askeri-ticari yakınlık kurmakla” suçluyorlar. Bu gerekçeyle Katar’a abluka uyguluyorlar. Şu an Katar dünyayla İran dışında hava ya da deniz bağlantısı kuramıyor. Gıda başta olmak üzere acil gereksinimlerini İran üzerinden sağlıyor. Türkiye de gerekli malzemeyi İran üzerinden yolluyor. SA’nın iddialarını ABD de desteklemekle birlikte, uygulanan ablukanın yumuşatılmasını istiyor. Rusya, Almanya, BM uzlaşma çağrıları yapıyor. Katar da uzlaşmaya hazır olduğunu belirtiyor.

Katar kendine karşı olan diğer Arap ülkeleri gibi monarşiyle yönetiliyor olsa da, nispeten liberal bir ülke. Bilindiği üzere El Cezire televizyonu Katar’dan yayın yapıyor. “Arap baharı” olarak adlandırılan isyanlarda bu televizyonun rol oynadığı, koltuğundan endişe eden birçok Arap yönetici tarafından sıklıkla dile getirilmişti. Bu nedenle Katar, medya üzerinden Körfez ülkelerindeki Şii nüfusu kışkırttığı gerekçesiyle uzun süredir komşu yöneticilerce suçlanıyor. Nitekim 2014’de de SA öncülüğündeki aynı koalisyon Katar’la diplomatik ilişkilerini askıya almış ve sorun 8 ay sürmüştü. Bugün aynı sorunun tekrar gündeme geldiği görülüyor.

Hatırlanacağı üzere geçtiğimiz günlerde Trump ilk ABD dışı gezisini SA’a yapmış ve 380 milyar dolarlık silah satışının yanı sıra 200 milyar doları aşan bir ekonomik işbirliği anlaşması imzalamıştı. İran’ın bölgede giderek daha etkin hale gelmesine karşı bir tür “Arap NATO’su” için adım atılmış ve Trump hem İran’la yakınlaştığı, hem de terörü finanse ettiği gerekçesiyle Katar’ı suçlamıştı.

Riyad’da bu gelişmeler yaşanırken Katar da boş durmadı. 23 Mayıs’ta Katar’ın resmi haber ajansı QNA, Katar Emiri Şeyh Tamim Bin Hamid Es-Sani’nin askeri okul mezuniyet töreninde yaptığı iddia edilen bir konuşmanın haberini yayınladı. Özetle İran’a karşı izlenen düşmanlık politikası eleştiriliyor, Arap monarşilerinin ABD ile birlikte “terörist” saydığı İhvan (Müslüman Kardeşler) ve Hamas “direniş örgütleri” olarak nitelendiriliyor, Trump’ın Beyaz Saray’da uzun süre oturamayacağı belirtiliyordu.

Elbette Riyad’dakiler bu habere büyük tepki gösterdiler. Katar hemen bir açıklamayla haberi reddetti ve siber saldırı altında olduklarını, yapılmayan bir konuşmanın yapılmış gibi gösterildiğini öne sürdü. Ancak SA tarafı buna ikna olmadı. El Cezire’nin yayınları yasaklandı, diplomatlar geri çekildi ve Mısır hariç, diğer Arap ülkeleri Katar’daki yurttaşlarını geri çağırırken, ülkelerindeki Katarlılara da evlerine dönmeleri için iki hafta süre tanıdılar.

Katar şaşkınlık içindeydi. Terörizmi desteklediği iddialarını reddediyor, tam tersinin geçerli olduğunu kanıtlamak için hakkındaki iddiaların baş mimarlarından biri olan BAE Washington Büyükelçisi El Yusuf el-Uteybe’nin maillerini yayınlıyordu. Ama bu kördöğüşünün bir anlamı olmuyordu. Çünkü önemli olan SA’nın Katar’la ilgili iddialarının doğruluğu-yanlışlığı değildi; sonuçta bu tutum, kuzuyu yemeye niyetlenen kurdun bahane üretmesinden farksızdı…

Bu sırada dünya kamuoyu da Trump’ın Katar karşıtı söylemleri yüzünden şaşkınlık içindeydi. Çünkü ABD’nin Katar’da 10 binin üstünde personel çalıştırdığı önemli bir askeri üssü bulunuyordu. Terörist olarak nitelendirilen IŞİD ve El Kaide mevzilerine en çok bu üsten saldırı yöneltiliyordu. Hal böyleyken Katar’ın “teröristleri desteklediği” nasıl söyleniyordu?

Bunun gerekçesi Financial Times gazetesinin 6 Haziran tarihli haberinde açıklanmaya çalışılıyordu. İleri sürüldüğüne göre Katar kraliyet ailesinden birileri Irak’ın güneyinde av yaparken cihatçı örgütler tarafından rehin alınmış ve bunların iadesi için de İran bağlantılı Şii grupların ellerindeki cihatçı esirlerle takas yapılmış, bu amaçla hem İran’a, hem Şii gruplara ve hem de cihatçılara toplam 1 milyar dolar civarında fidye ödenmişti. İşte Katar’ın “teröristleri finanse ettiği” iddiaları buna dayanıyordu.

Elbette bu geçerli bir gerekçe olamazdı. Öncelikle Suriye’dekiler başta olmak üzere cihatçı örgütleri başta Suudiler olmak üzere bütün körfez ülkeleri destekliyordu. Katar’ın asıl suçlanma nedeni, Hamas ve İhvan gibi parlamenter düzeni savunan İslamî örgütleri desteklemesiydi. Bunların her ikisinin yöneticileri de Katar’da bulunuyorlardı. (Sorunun ardından bir kısmı Katar’dan ayrıldı.) Arap monarşileri, İslamiyetin parlamenter düzenle de barışık olduğuna ilişkin her türlü örneği şiddetle reddediyordu. Katar’ı asıl “terörist desetkçisi” olarak nitelendirmelerinin nedeni buydu.

Elbette gerilim nedeniyle ham petrol fiyatlarında yüzde 2 düzeyinde bir yükselme oldu. Bu, petrol fiyatları düşük olduğu için ekonomisinin zor duruma düştüğünü öne süren SA’nın işine geldi. Öte yandan Katar sıvılaştırılmış doğal gazın büyük bölümünü Japonya, Çin ve Hindistan’a satıyordu. Ama uygulanan abluka nedeniyle satışlar gerçekleşemiyordu. Japonya, önümüzdeki günlerde gaz fiyatlarında bir artış olabileceği yönünde açıklamalar yaptı.

Ama yaşanan sorunun en çok etki yarattığı ülke herhalde Türkiye oldu. Böylelikle ülkemiz kamuoyu Katar-Türkiye arası askeri ve ticari ilişkiler hakkında da bir parça bilgi edinebildi. Bilindiği üzere iki ülke arasında 2015 yılında bir askeri anlaşma imzalanmış ve Türkiye uzak bir ülkedeki ilk askeri üssünü Katar’da kurmuştu. Ancak uluslararası anlaşmaların geçerlilik kazanması için TBMM’de onaylanması gerekiyordu. Geçen hafta bu onay alel acele gerçekleştirildi. Anlamı, Türkiye’nin Katar tarafını seçtiğini göstermesiydi. Bu arada sözlü olarak Suudilere de uzlaşmacı olması önerilerinde bulunuldu ve arabuluculuk teklif edildi. Ancak olayın gelişimi bile artık Türkiye’nin Arap Yarımadasında önemli rol oynayamayacağını gösterdiği için, bu teklifin karşılık bulması zor görünüyor…

Türkiye Suudiler yerine neden Katar’ı seçti? Ekonomi uzmanları SA-Türkiye ilişkisinin daha çok mal takasına dayalı olduğunu, buna karşılık Katar’la karşılıklı yatırım ilişkileri içinde bulunulduğunu belirtiyor. SA’dan petrol alıp çeşitli mallar veriliyor. Oysa Katar’ın Türkiye’de yaklaşık 19 milyar dolarlık yatırımı var. Bunlar arasında bankalar, emlak, yayıncılık yer alıyor. Türkiye’den giden inşaatçıların da Katar’da toplam 13 milyar dolarlık taahhütü var. Bilindiği üzere Katar 2022 Dünya Futbol Şampiyonasına evsahipliği yapacak. Bu amaçla 8 stadyum inşaatı, liman, konaklama vs. Inşaat çalışmaları var. Benzer bir durumda olan Pakistan da Katar’a 20 bin kişilik bir askeri birlik göndermeye hazırlanıyor. Bunlar dışında ülkede bir Fransız askeri üssü olduğunu da hatırlatalım…

Yöneticilerimizin Katar konusunda gösterdikleri bu duyarlılık, son zamanlarda ülkeye nereden geldiği belli olmayan milyarlarca doların kaynağının da Katar olabileceğini düşündürtüyor. Yüksek faiz, borsa ve emlak işine yatırılan bu paralar karşılığında, Katar’ın korunması üstleniliyor… Bütün bunlar “sıfır sorun” diye diye Suriye’nin iç işlerine karışılmasıyla başlayan ve “yanlışlar komedisi” haline gelen bir dış politikanın sonucu değil mi?…