SÖYLEŞİ | Kemal Türkler’in katledilmesinin 39. yılında sendikal mücadelenin ahvali

Kemal Türkler; DİSK’in kurucularından, TİP’in kurucularından, sosyalist, işçi önderi… Faşistlerin saldırısıyla evinin önünde öldürülmesinin üzerinden bugün tam 39 yıl geçti. Bugün, Kemal Türkler’in ilkesel mirasını, Kavel Direnişi’ni, sendikal mücadelenin durumunu, bugün ne yana dönsek karşımıza çıkan işçi direnişlerini ve bu direnişlerin ortak derdini, taleplerini konuştuk. Umut-Sen’den Sena Çakır ile yaptığımız söyleşiyi, Kemal Türkler’in katledilmesinin 39. yıl dönümünde; sendikal mücadelenin ahvalini paylaşıyoruz.

Kemal Türkler, işçi sınıfı hareketinin hız kazandığı zamanlarda hem bu iradeyi ve çabayı büyütmüş hem de bütün bir ömrünü bu çabanın içinde, bu çabayla hemhal olarak geçirmiş bir işçi önderiydi. Türkiye Maden-İş sendikasından başlayan hikayesi, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun kuruculuğuna, Türkiye İşçi Partisi’nin kuruculuğuna değip, bu memleketin işçi hareketiyle yaşayıp 39 yıl önce sendikaya gitmek için evinden çıktığı sırada faşistler tarafından katledilene dek bitmeyen bir azim ve mücadele deneyimiyle devam etti.

Kavel Direnişi sırasında, henüz işçi sınıfı için güdük durumda bulunan yasalar karşısında, işçilere yarım yamalak sendika, grevsiz koşullarda anlaşma önerisiyle kalan yasalar karşısında; yasaları dahi ileri itecek eylemi yapmayı önerdi. “Bu yasanın (grev hakkını kazandıran yasanın) çıkması için birilerinin bir şey yapması gerekiyor ve bunu biz yapacağız” diyerek Kavel’de fiili bir grev, bir işgal örgütlenmesine işaret etti. Sahi ne oldu bu Kavel Grevi’nde? Neden bu söz, bu grev, bu irade milat niteliği taşıyor?

Kavel Grevi’ni kesintisiz bir Cumhuriyet dönemi işçi sınıfı hareketleri içinde okuduğumuzda 1947 sendikacılığına, 1961 Saraçhane Mitingi’ne, 1962 Açların Yürüyüşü’ne değinmek gerekiyor. Buradan, DİSK’e uzanan bir süreç var sonra. 1960’ların başlarında bir sendika kanunu çıkıyor. 61 Anayasası’nın 46. ve 47. maddelerinde sendika, toplu sözleşme ve grev hakları düzenleniyor fakat bu haklar 2 yıl gecikmeyle kısıtlı olarak yürürlüğe giriyor. İşte Saraçhane Mitingi bu amaçla gerçekleştiriliyor. Kavel Grevi’ni aynı siyasal ortam içinde değerlendirmek gerekiyor. Kavel Grevi, 28 Ocak 63’te 39 gün süren ve sendikal mücadelede bir milat olan bir grev. 170 Maden-İş sendikası üyesi, tezgah başında oturma eylemi başlatıyor. Kemal Türkler bu dönem Maden-İş’in içinde, bu direnişte aldığı aktif rolün kurumsal veçhesi de buradan geliyor.

İşçiler 3 gün boyunca tezgah başında oturma eylemi yaptıktan sonra, 4 Şubat günü işten çıkarılıyor. Fabrika önünde çadır kurup, geceyi orada geçiriyorlar ve sabah gelen işçilerle memurları fabrikaya sokmuyorlar. Fiili bir işgal yani… Grev yapmanın kısıtlı bir hak olduğu hatta yasak olduğu bu tarihsel dönemde inanç ve ısrarlarıyla grevi yasal hale getiriyorlar. Direnişin sonunda Kavel Grevi, yasal olmayan şekilde başlayıp grevi yasal hale getirerek zafere ulaşıyor. Kavel’in önemi tam da gerçekleşme biçiminden geliyor. Hem Türkiye’de sınıf bilincinin gelişmesi, hem sendikal harekette bürokratlaşmanın yanında bir alternatif oluşması hem de işçi iradesine dayanan sendikal prensiplerin doğması açısından önemli bir pratik.

Türkiye’de sendikacılığın Kavel deneyimi etrafında yaşanan kamplaşmalar etrafında devam ettiğini göreceğiz sonraları… Bu dönemdeki kamplaşmaları kabaca tanımlayacak olursak; bazıları grevden ve eylemden uzak duran, işveren ve hükümetle diyalog içinde olmayı tercih eden, bizim sarı sendika olarak tarif ettiğimiz anlayış; ricacı sendikalar. Grev hakkının olmadığı bu dönemde zorlayıcı işlev görmüyorlar. İkinci kamp ise Kemal Türkler’in de içinde bulunduğu, Maden-İş, Lastik-İş gibi kendi gücüne güvenen mücadeleci sendikal anlayış. Bu dönemde Kavel Direnişi’nin mücadeleci sendikal anlayışın, ricacı sendikacılığa karşı kazanılan zaferin taşıyıcı olduğu söylenebilir.

Kavel Grevi’nde Kemal Türkler’in işaret ettiği, yasal sınırlara değil meşruiyete dayanan mücadeleci sendikal anlayış etrafında direnen işçiler grev yasasının öyle yarım yamalak değil de fiilen çıkmasını sağladı. Peki bugün, 2019 yılında sendikal mücadelenin karşılaştığı yasal ve fiili sınırlar, engeller neler? Aşılabiliyor mu bu engeller?

Devlet bugün artık yasal prosedürleri sendikaların sarısıyla gerçekleştiriyor. Bu sendikalarda konuşlandırdığı patronaj ilişkileri işci aidatlarını yiyerek şişiyor. Bunlarin girdiği yere böylece bağımsız veya devrimci sendikalar girememiş oluyor. Bakanlarının dahi sermayedarlardan olustugu neoliberal bir devlette pek tabi ki devlet işçi sınıfının kendi kontrolü dışında hareket etmesini istemez. Bunun için de sarı sendikasıyla, cemaatlerle, yasal oyalamalarıyla, polisiyle karşımıza çıkıyor.

Ama buradan çıkış da yine devletin baskısını, ayak oyunlarını azaltması, geri çekmesini beklemekte değil. Bugün, sendikal mücadelenin önündeki en büyük engellerden biri de köhnemiş bir kimlik siyaseti içinde debelenen sol siyaset. İşçi sınıfını görmeyen, görse de görmek istediği gibi, görmek istediği şekilde göz ucuyla bir bakış fırlatıp geçerek gören bir sol var. İşçileşme tüm dünyada ve Türkiye’de artarken, tarihin mezar kazıcıları dediğimiz bu sınıfı görmeden bir devrimci siyaset olamaz, öncelikle bunun anlaşılması gerek. Birinci engelle de ilintili olarak sendikalar içindeki biçimsel sendikacılık anlayışı. Yani prosedüre uygun, kapalı kapılar ardında yürüyen, işçi iradesini görmeyen ve siyasal aktörlere göre, koltuk kavgalarına göre, işçilerin hiçbiri sınıfsal olmayan başka özelliklerinden çıkardıkları profile göre şekillenen sendikacılık anlayışı.

Kafamızı çevirdiğimiz her yerde, memleketin her yerinde bir işçi direnişi var neredeyse. İşçiler günlerce, haftalarca, aylarca kar kış demeden direniyor. Bazı direnişlerde sendika var, bazılarında ise işçilerin kendi geliştirdikleri inisiyatifler var. Onlarca işçinin direndiği direnişler de var, tek kişinin direndiği de… İşçilerin durumu nedir peki bu örgütlenmelerde?

Sendikal mücadele en nihayetinde ekonomik bir mücadeledir ama işçiye taşıdığı irade bakımından siyasal mücadelenin zeminini oluşturmak için bir deneyim ve bilinç edinme fırsatı sunar. Bunu Lenin sendikalar hakkındaki yazılarında çok net ifade etmiştir. Bizim baktığımız yer de bu. En nihayetinde bir kurum değil, bir öz örgütlenme aracı olarak görüyoruz sendikaları. Mücadelesine omuz verdigimiz DGD-Sen ve Bağımsız Maden-İş’in başkanları işçilerdir. Kararları işçiler alır, yollarını onlar çizer. Biz bu süreçte her türlü destekle onların yanında oluruz, yoldaşlık ederiz.

Grev işçilerin, bütün halkın, bütün çalışanların hükümet görevlilerinin ve sermayenin boyunduruğundan kurtuluşu için düşmanlarıyla savaşmayı öğrendikleri bir okuldur. -Lenin

İşçiler direnmeye başlayınca neler oluyor peki? Bunca işçi direnişinin ortak derdi, ortak talepleri neler oluyor?

Özellikle son 1 yıldır ekonomik kriz dolayısıyla işten çıkarmalar sendikal hakların önüne ket vurmalar arttı. Bu direnişlerin bazıları  sendikalı olduğu için işten atılan işçiler tarafından gerçekleştirilirken, bazıları da haksız yere işten atılmalar yüzünden olabiliyor. Hepsinin ortak yanı, patron düzenine karşı hayatlarını ve onurlarını korumak için ona kafa tutuyor olmaları. Yine büyük bir çoğunluğu işçi mücadelesini samimi şekilde tanıyan, sendikaların yokluğunda veya onların birçok yanlış hamlesine rağmen gerçekleşiyor. Hepsi şu anki sendikal siyasetin geldiği durumu görmek icin çok iyi okullar oluyor. Yasal bir hak olarak tanımlanmış olan sendikalı olma hakkı Türkiye’de insanların işten atılması için hala bir sebep. Talepler de çoğu zaman bu meşru hakkı fabrika içinde örgütleyebilmek etrafında şekilleniyor. Veya sebepsiz işten atılmalara karşı ise iade talepleri etrafında.

Hepsi aynı derece görülmüyor tabi bu direnişlerin solda. Mesela bazı direnişlere dayanışmak üzere herkes gidip gelirken, bazıları daha gölgede kalıyor. Hadi tamam karşı olmak demeyelim ama hiç olmuyormuş gibi davranılıyor. Nedir bunun sebebi? Bazı işçilerin direnişinde beğenilmeyen ne var? Bazıları daha mı “güzel” direniyor?

Solda dükkanını çok önce kurmuş bazı yapılar var. Bunların partileri, gazeteleri, televizyonları, aidat sistemleri, açtıkları mekanlar tıkır tıkır işliyor. BunlarIn tam da bu sebepten güçlü bir kamuoyuna erişim çapı bulunuyor. Bu yapıların söz konusu direnişte kendi hanesine yazabileceği bir ‘başarı’ ‘çıkar’ ‘koltuk’ varsa orayı parlatıyor. İşçilerin profiliyle ideolojik olarak bir sorunu yoksa orda yatıp kalkıyor, sorun yok. Veya bu direniş CHP veya HDP gibi dirsek temasları bulunan yapıların itibarını etkilemiyorsa, oh ballı kaymak! Herkes duyuyor o direnişi. Ama mesela işçiler milliyetçiyse bi durup düşünüyorlar, orada kendi hanelerine yazacakları bir sey yoksa o kadar da ilgilenmiyorlar. Hele CHP veya HDP’ye zararı varsa onlar hiç yokmuş gibi davranıyorlar. Bu yüzden direnişlerin bazıları duyuluyor bazılarıysa hiç duyulmuyor. Sermayenin işçiye kurduğu tuzağa bu başlarında koca koca “teorisyenleri” bulunan yapılar düşebiliyor.

Umut-Sen de direnen işçilerle dayanışma pratikleri sergiliyor. İşçi direnişleriyle kurulan dayanışma pratiklerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu pratiklerde temel motivasyon, dert, amaç ne olmalı? 

Kapitalizm içinde işçi ve patron daima temel bir çelişki içerisindedir, bunu hepimiz biliyoruz. İşçi daima daha az çalışıp daha çok para almak ister, patron da daima daha çok çalıştırıp daha az para vermek ister. Bu çelişkiden bazen patlamalar doğar ve işçiler farklı sebeplerle direnişe geçebilirler. Şu an Türkiye’de gerçekleşen işçi direnişlerinin büyük çoğunluğunun temel kaynağı ekonomik kriz. İşsiz kalma, yoksullaşma, geleceksizleştirilmeyle karşı karşıya kalan işçiler direnişe geçiyor. Bu anlamda bu direnişlerle dayanışmak bazen onlara yardım etmek gibi yapılabiliyor. Bu yanlış. Biz eğer işçi sınıfı mücadelesine omuz veriyorsak bunu bir hayır kurumu gibi yapamayız. Grevleri, sendikal mücadeleyi desteklemenin temel amacı burada bir irade yaratılmasını sağlamaktır. Tabi ki ekonomik bir mücadeledir, ekonomik talepler hedeflenir. Ama daha önemlisi bir grup işçinin bir araya geldiğinde ve üretimi durdurduğunda veya patronu teşhir ettiğinde elde ettikleri güç, bir iradeleşme, bir özneleşme hikayesi yaratır. İşçiler buradan doğan güçleriyle tecrübelerini birleştirerek aktif bir işçi sınıfı mücadelesinin parçası olabilirler. Bu direnişlerle; dışarıdan, yapay, işçileri görmeyen veya yukarıdan gören, bilinç düzeylerini sabit kabul ederek hiyerarşik bir ilişki kuran, kendi işleri için bu direnişleri metalaştıran anlayışlara karşı mesafeliyiz.

Biz, direnişler boyunca -özellikle de ekonomik kriz koşullarında süren bugünkü direnişler- dayanışma pratikleri gerçekleştirdik, gerçekleştiriyoruz. Ama gidip cebimizdeki paradan makarnalar, kıyafetler alarak yapmadık bunu. Diğer insanların, Umut-Sen’i takip eden, işçi direnişlerini gören tüm insanların bu direnişlere omuz vermesini istedik. Bu anlamda iki taraflı bir özneleşmeyi önemli gördük. Dayanışmanın kendisi de kaynağı da budur işte. Direnen insanların maddi koşullarını reklama dönüştürecek şekilde bir işe girişmedik. Bunu belediyeler böyle yapıyor zaten. Halkın yoksulluğunu sabit olarak alıp, yardım eli olmayı ve o günü kurtarmayı bir gurur kaynağı sayıyorlar. Biz o günü değil, gelmiş geçmiş bütün günleri değiştirebilmenin mücadelesini veriyoruz.