Nasıl en çok mülteci barındıran ülke haline geldik? Ne yapmalı? – Cem Terzi (gazete duvar)

Mülteci alan bir ülke durumuna gelmemek için yıllardır Avrupa dışından mülteci kabul etmeyen Türkiye, 2017 yılında 3.5 milyon mülteci ile dünyada en çok mülteci barındıran ülke konumuna geldi. Trajik bir durum. Üstelik bu insanlara hâlâ mülteci statüsü vermemekte ısrar ediyor. Trajikomik bir durum. Bu insanların yüzde 90’dan fazlası kampların dışında, Türkiye’nin çeşitli şehir, kasaba ve köylerinde yaşamaktadır. Mültecilerin yüzde 70’i kadın ve çocuktur.

*Bu fotoğraf Nar Photos’tan alınmıştır.

Birleşmiş Milletler (BM), 2001 yılında, mülteci sorunlarına dikkat çekmek için 20 Haziran tarihini Dünya Mülteciler Günü olarak ilan etti. BM savaşları önlemek ve dünya barışına katkıda bulunmak için kurulmuştu. BM Mülteci Yüksek Komiserliği de savaşların sebep olduğu mültecilik sorununu önlemek/çözümlemek için kurulmuştu. Bugün dünyanın içinde bulunduğu duruma bakılırsa her iki kurum da tamamen başarısız olarak ilan edilmelidir. BM zengin ve güçlü ulusların çıkarlarının/emperyal hırslarının korunduğu G7 ve G8 ülkelerinin kontrolünde dünya barışına katkıda bulunamayan bir uluslararası örgüttür. BM Mülteci Yüksek Komiserliği’nin başarısızlığını Haziran 2016’da yayımladığı son raporun rakamlarında görmek mümkün. Bu rapora göre dünyada yerinden zorla edilmiş insan sayısı 65.3 milyona ulaşmıştır. Bugün yeryüzünde her 122 kişiden biri yerinden zorla edilmiş durumdadır. 21.3 milyon mülteci, 40.8 milyon ülke içi zorla yer değiştirme ve 3.2 milyon sığınmacı vardır. Bu rakamlara iklim değişikliği nedeni ile göç eden 19 milyon kişi dahil değildir. Rapor 65.3 milyon yerinden zorla edilmiş insan için yeni bir ülke kurulsa, bu ülkenin nüfus olarak dünyanın 21’inci büyük ülkelerinden biri olacağını da söylüyor! Bu insanların 10 milyonu vatansız (hiç bir ülke tarafından kabul edilmeyen) durumundadır. Mültecilerin yüzde 51’i çocuktur. Yaklaşık 98 bin 400 çocuk anne ve babasını kaybetmiş ya da onlardan ayrı başka bir ülkede yaşamak durumunda kalmıştır. 2015 yılında göç ederken Akdeniz’de ölen ya da kaybolan kişi sayısı 5 bini geçmiştir. BM’nin ısrarla savunduğu göçmen ve mülteci ayrımı da bugün anlamsızlaşmıştır. Bu kategorik ayrımın gerçekle bir ilişkisi yoktur!

Bugün milyonlarca insan doğrudan can güvenliği tehdidi altında olmasa da evi, iş yeri bombalarla yıkıldığı için, işsiz kaldığı için, ırkı, dini, mezhebi yüzünden iş bulamadığı için, neoliberalizmin yıkıcı etkileri yüzünden yollardadır. BM Suriye savaşı ile ortaya çıkan kitlesel göç Batı’ya ulaşır ulaşmaz içinde bulunan durumu ‘’mülteci krizi’’ ve ‘’büyük insanlık trajedisi’’ olarak tanımladı. Gerçek ise BM’nin durumla başa çıkmadaki güçsüzlüğü hatta isteksizliği idi. Panik ve korku içinde mültecilerden çok Batı’nın ülkelerini mülteci akınından korumak üzere hareket etti. Aslında aynı cümleler bir diğer ulusaşırı örgüt olan Avrupa Birliği (AB) için de kurulabilir. “Mülteci krizi” tanımı çok ciddi bir çarpıtmadır. Durum olsa olsa kapitalizmin tarihi, ekonomik ve siyasi krizi olarak tanımlanabilir. Mülteciler açısından bakıldığında ise mültecilere yardım etmek yerine onlara karşı bir savaş yürütüldüğünü görüyoruz. Bu bir mülteci krizi değil, bu, en zengin ve en güçlü devletlerin en yoksul ve en güçsüz insanlara karşı yürüttüğü kirli bir savaştır! Kendi ulus devletinin temel yurttaşlık haklarından mahrum olduğu gibi, uluslararası karar alıcı örgütler tarafından da insan haklarından mahrum bırakılmış; tüm uluslar ailesinden dışlanmış, haklara sahip olma hakkından mahrum bırakılmış bu insanlar topluluğuna karşı başta AB olmak üzere emperyalist devletler kirli bir savaş yürütmektedir. Mülteciler AB’nin sınır polisi Frontex ile, NATO gemileri ile ölüm yolculuklarına ya da savaş, çatışma alanlarına sürülmektedirler, yaşamalarına izin verilmemektedir. BM’de bu kirli savaşı insancıllaştırmakla görevlidir!

Savaş ve neoliberalizm, her geçen gün mülteci sayısını katlanarak arttırmaktadır. Suriye, Libya ve Yemen’de süren savaşlar son yıllardaki mülteci sayısındaki aşırı artıştan sorumludur. Bugün dünyadaki mültecilerin yüzde 54’ü üç ülkeden; Suriye (4.9 milyon), Afganistan (2.7 milyon) ve Somali’den (1.1 milyon) kaynaklanmaktadır (2015 yıl sonu BM verileri). Dünyaya dayatılan “Batı”’ ve “Gerisi”’ şeklindeki emperyalist ekonomi-politik anlayış, bugün Afrika ve Ortadoğu’da yaşanan kaos ve vahşetin sebebidir ve mülteci meselesi bu gerçeklikle ele alınmak zorundadır. Neoliberal kapitalizm, küresel güney ile kuzey arasındaki eşitsizliği çok ciddi biçimde arttırmış, küresel güneyin toplumsal yapılarını bozmuştur. Suriyeliler, Afganlar, Somaliler başta olmak üzere çok farklı coğrafyalardan, ülkelerden ve etnik kökenden milyonlarca insan çaresizlik yüzünden Batı’nın kapısına dayanmıştır.

Peki bu vahşetin sorumluları yarattıkları “collateral damage”’ için sorumluluk alıyorlar mı? Hayır! Merkez kapitalist ülkeler mültecilerin sadece yüzde 14’üne ( yarısı ABD’ye olmak üzere sadece 107 bin 100 kişi için yeniden yerleştirme sağlanmıştır) ev sahipliği yaparken, mültecilerin yüzde 86’sı geri kalmış ve gelişmekte olan komşu ülkelerde; en çok Türkiye (2.5 milyon), Pakistan (1.6 milyon), Lübnan (1.1 milyon), İran (979 bin), Etiyopya (736 bin) ve Ürdün’de (664 bin) yaşamaktalar (2015 yılı sonu BM verileri).

Mülteci alan bir ülke durumuna gelmemek için yıllardır Avrupa dışından mülteci kabul etmeyen Türkiye, 2017 yılında 3.5 milyon mülteci ile dünyada en çok mülteci barındıran ülke konumuna geldi. Trajik bir durum. Üstelik bu insanlara hâlâ mülteci statüsü vermemekte ısrar ediyor. Trajikomik bir durum.

Bu insanların yüzde 90’dan fazlası kampların dışında, Türkiye’nin çeşitli şehir, kasaba ve köylerinde yaşamaktadır. Mültecilerin yüzde 70’i kadın ve çocuktur. 3 milyon Suriyeli dışında 134 bin Iraklı, 132 bin Afgan, 32 bin İranlı, 4 bin Somali ve 9 bin diğer ülkelerden mülteci vardır. Kayıtsız olanlar da dahil edildiğinde şu anda 3.5 milyon Suriyeli Türkiye’de yaşamaktadır. Resmi verilere göre Türkiye nüfusunun yaklaşık yüzde 4’ünü, gerçek rakamlara göre ise yaklaşık yüzde 5’ini Suriyeli mülteciler oluşturmaktadır.

2011 Nisan’ından itibaren açık kapı politikası uygulayan Türkiye mülteci sayısının artmasıyla 2015 Haziran’ında açık kapı politikasını sonlandırmıştır. Bunun ötesinde, mültecilerin girişini engellemek için AB devletlerinin uygulamalarına paralel olarak sınıra hendek ve beton duvarlar örmeye başlamıştır. Mültecilerin yasal ve güvenli geçişini imkânsız kılan pasaport ve/veya vize şartı konmuştur. Bugün mülteci kabul etmeme konusunda tüm dünya devletleri birbirleriyle yarışmaktadır.

Hükümet Suriye politikasındaki hatalarını ve Suriyelilerin kalıcı olduğu gerçeğini çok geç kabul etmiştir. Dönemin Başbakanı “Davutoğlu Siyaseti” olarak anılan; Suriyelilerin misafir olduğu ve kısa sürede (3 ay!) ülkelerine dönecekleri yaklaşım iflas etmiştir. Meselenin böyle ele alınması ile AKP hükümeti milyonlarca mülteci için gerçekçi, kalıcı ve adil bir yaklaşım geliştirememiştir. Ancak 2015’te mültecilerin Türkiye’de kalıcı oldukları anlaşılmıştır. Buna dair hükümetin ilk resmî açıklaması Eylül 2015’te yapılmış ve Suriyelilerin Türkiye’de kalacağının anlaşıldığı ve Suriyelileri topluma entegre etmek için çalışmalar yapıldığı ilan edilmiştir. Bakanlıklar ve ilgili kuruluşlar mülteci meselesine tamamen hazırlıksız yakalandılar. Çok geç ve çok küçük adımlar atıldı. Mültecilere geçici koruma statüsünün kâğıt üzerinde sunduğu imkanlar bile yeterince anlatılamadı, bu hizmetlerden tam anlamıyla yararlanmaları sağlanamadı. Nihayet Ocak 2017’de hükümet, Suriye politikasının başından itibaren yanlış olduğunu da itiraf etti: Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Numan Kurtulmuş, Türkiye’nin Suriye politikası için ‘Baştan beri büyük yanlışlarla dolu, şimdi bunları düzeltiyoruz” dedi. Mültecilere hak ettikleri mülteci statüsü verilmedi. Geçici koruma statüsü denilen ve aslında insan hakları açısından meşru olmayan bir statüde ısrar edilmektedir. Bu statü altında sağlanan hak ve hizmetleri mültecilere duyurmak ve bilgilendirmekte başarısız olunmuştur. Dil engelini aşmak için etkin bir çalışma yapılmamıştır. Kayıt işlemleri zor ve uzun süren çileli bir uğraşa dönüşmüştür. Kamusal hizmetlere erişim ülke genelinde standartlaştırılamamış yerel yöneticilerin insafına terk edilmiştir. Mülteciler sürekli mağdur edilmiştir. Suriyeli mülteciler kendilerini Türkiye’de bir gelecek kurmak üzere güvende hissedememişlerdir. Özellikle erişkinlerin bunca zamandır Türkçe öğrenmeleri için ciddi bir çalışma yapılmamıştır. Mültecilere sunulan hizmetlerin ana dillerinde olması için çaba gösterilmemiştir. Suriyeliler bir gün misafir söylemi ile diğer gün vatandaşlık teklifi ile şaşkına dönmüşlerdir. Bir gün hükümetin açık kapı politikası ile öğünülmüş diğer gün Suriyelilerin Suriye’de güvenli tampon bölgelere yerleştirme planları açıklanmıştır. AB ile olan her gerginlikte bir tehdit olarak sınırların açılıp Avrupa’ya geçişlerin serbest bırakılacağına dair söylemler, mültecileri belirsizliğe mahkûm etmiştir. Bu politikasızlık, milyonlarca mültecinin 6 yılı aşkın bir süredir yaşadıkları ve çalıştıkları bu ülkede kendilerine bir gelecek kurmak üzere harekete geçme refkeksini felç etmiştir.

Öte yandan vatandaşlık hakkı ile ilgili tutarsız açıklamalar yapılmıştır. Hükümetin Suriyelilere vatandaşlık verileceği ile ilgili farklı zamanlarda farklı açıklamalar yapması hem Suriyelilerin hem de Türkiyelilerin aklını karıştırmıştır. Özellikle seçim öncesine denk gelen açıklamalar muhalefet partileri tarafından olumsuz biçimde kullanılmış ve Türkiye toplumunun huzursuz olmasına yol açmıştır. Vatandaşlıkla ilgili Temmuz 2016’da yapılan ilk açıklamada, Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu meslek gruplarından 40-60 bin eğitimli ya da Türkiye’de iş kuracak paralı Suriyelilere vatandaşlık verileceği söylenmiştir. Ancak, daha sonra hükümet yetkilileri 300 bin civarında kişinin aileleriyle birlikte (kabaca 1 milyon kişi) vatandaşlığa kabul edileceğini açıklamıştır. Suriyeliler bütün bu açıklamaların kendileri için ne anlama geldiğini asla anlamadılar. Türkiye toplumu da doğru bilgilendirilmediği, açık bir tartışma ortamı yaratılmadığı ve demokratik rıza için bir çaba gösterilmediği için vatandaşlık konusuna tepkili hale gelmiştir. Oysa Türkiye’ye sığınan milyonlarca insanın vatandaşlıkla eşit statüde nasıl içerileceği çok önemli bir meseledir. Onları hem kendi ülkelerine yabancılaştırmadan, özlemlerini, memleketlerine dönüş̧ isteklerini yok etmeden, ama aynı zamanda insanlık dışı bir muameleye maruz bırakmadan konumlandırabileceğimiz bir düzenlemeyi nasıl yapılabileceğimizi açık ve yapıcı biçimde tartışmalıydık. Bugün milyonlarca mültecinin sosyal entegrasyonu Türkiye’nin önündeki temel meseledir.

AB -Türkiye Geri Gönderme Anlaşması da bir fiyaskodur. Bu anlaşmada Türkiye’ye iki havuç gösterilmişti; dondurulmuş olan Türkiye’nin AB üyelik görüşmelerini canlandırmak ve TC vatandaşlarına vize serbestisi sağlamak. AB üyeliğinde yol kaydetmek şöyle dursun trajikomik biçimde, şu anda Cumhurbaşkanı Türkiye’nin AB üyeliği başvurunu sona erdirmeyi amaçlayan bir referandumdan bahsetmektedir. TC vatandaşlarına vize serbestisi konusu ise hiç konuşulmamaktadır. En çok gündemde olan mültecilerin kirli siyasi pazarlıklara ve tehditlere konu olmasıdır. Her gün ‘’mültecileri göndeririz ha!’’ şeklindeki açıklamalar ile mülteci yaşamları alt üst olmaktadır.

Yazıyı yapılması gerekenleri sıralayarak bitirelim.

1. Suriye’de ve Ortadoğu’da devam eden savaş ve çatışmaların barışçıl çözümü göç ve mülteci meselesi için temel şarttır. Türkiye dış politikasını Suriye’de ve Ortadoğu’da barış tesis etmek üzere oluşturmalıdır.

2. Şimdiye kadar misafir söylemi ile yürütülen “hayırseverlik”, “din kardeşliği” dayanışması, komşuluk dayanışması gibi yaklaşımlar terk edilmeli devletin mülteci meselesinde siyasi, kültürel, sosyal ve ekonomik düzeylerde yapısal çözümler üretmesine hızla başlanmalıdır. Bu amaçla ilgili bir bakanlık, Göç Bakanlığı kurulmalıdır. Göç Bakanlığı güvenlik ya da toplum mühendisliği değil insan hakları temelli bir anlayış ile kurulmalıdır.

3. Mültecilere artık mülteci statüsü verilme zamanı gelmiştir. Bu statüsüzlük sosyal entegrasyonun önündeki en önemli engeldir ve Türkiye 1951 tarihli BM Mülteciler Sözleşmesi’ne koyduğu coğrafi sınırlamayı kaldırmalıdır.

4. Mülteci meselesine sadece Suriyeliler üzerinden bakmaktan vaz geçilmeli ve tüm mültecilerin sosyal entegrasyonu amaç olmalıdır.

5. Vatandaşlığa geçiş kolaylaştırılmalı ve eşit vatandaşlık için Anayasa’da bu yönde demokratik değişiklikler yapılmalıdır.

6. Mültecilerin barınma, eğitim ve sağlık hizmetlerinde vatandaşlar ile eşit haklar ve imkanlara kavuşması gerekir. Bunu yaparken mülteciler, Türkiye emekçi sınıfı ile birlikte ele alınmalı ve toplumun alt sınıfının tamamını kapsayacak biçimde barınma, eğitim ve sağlık alanlarında sosyal devlet yaklaşımı ve kamucu devlet müdahalesi geliştirilmelidir.

7. Mültecilerin emek piyasasına katılması için devlet etkin rol oynamalı ve kamuda yeni istihdam yaratılmalı, informel sektör ve kayıt dışı istihdam ile etkin mücadele etmelidir. Mültecilerin sendikalara üye olmalarının önündeki engeller kaldırılmalıdır.

8. Mültecilerin bir yandan kendi kültürlerini, değerlerini koruyup geliştirebilmeleri bir yandan Türkiye toplumunun kültür ve değerlerini anlayabilmeleri için hem mülteci hem Türkiye toplumuna yönelik, hükümet ve devlet kuruluşları aktif politikalar ve programlar geliştirmelidir.

9. Türkiye gibi orta gelir grubundaki bir ülkenin 3.5 milyon mülteciye insan onuruna yakışır bir yaşam sunması kolay değildir. AB’nin mülteci ve göç meselesini kendi sınırları dışında tutma politikasına teslim olmak yerine sorumluluğun paylaşılması için uluslararası alanda etkin çaba gösterilmeli, bu bağlamda var olan sorunların üstünü örtmek yerine şeffaflık politikası izlenmelidir.

10. Hükümet, uygulanan politikaları ve karşılaşılan sorunları kamuoyuna dürüstçe açıklamalıdır. Toplumdaki endişelere kulak verilmelidir. Bu endişeleri gidermek için çaba gösterilmelidir.

11. Mülteci yerleşimleri ile ilgili şeffaflık ve iletişim olmaması, yerelin karar süreçlerine katılamaması spekülasyonlara ve gerginliğe yol açmaktadır. Hükümetin Suriyelileri nüfus iskan politikası olarak kullanmayacağını, toplum mühendisliğine soyunmayacağını ve mülteci meselesinde parti siyaseti ile hareket etmeyeceğini topluma göstermesi gerekir. Toplumun fay hatları göz önünde bulundurarak mülteci kampları Alevilerin yoğun olarak yaşadıkları yerlere kurulmamalıdır. Bunun dışında da kendi bölgelerine mültecilerin gelmesi konusunda etnik ya da yaşam biçimi temelli endişe taşıyan bütün toplumsal kesimler ile hükümet temas etmeli ve endişeleri giderilmelidir.

Sonuç olarak; Türkiye, ulus devleti, dinamik bir bir arada yaşam iradesi için yeni gelenlerle de gönüllülükle ortaklaşabilen bir politik toplum formu olarak tanımlamak zorundadır. Unutmayalım, uygarlık “yerleşme” ile başlar. Birilerinin yerleşme haklarını elinden aldığınızda aslında insanlığın bir kısmını insanlıktan çıkarıyorsunuzdur ve aslında bu bizzat insanlığı yok etmektir. Ulus ortak bir yerleşme kararından başka bir şey değildir ve yeni gelenlerin bu karara katılması ulusu yok etmez, tersine ulusu genişletir, güçlendirir.

Prof. Dr.Cem Terzi

Yazıda kullanılan kaynaklar

1. IOM Global Migration Trends Factsheet 2015 http://gmdac.iom.int/global-migration-trends-factsheet
2. UN High Commissioner for Refugees (UNHCR), Global Trends: Forced Displacement in 2015, 20 June 2016, http://www.refworld.org/docid/57678f3d4.html
3. Halkların Köprüsü Derneği. 1. Alan Kurdi Mülteci Çalıştayı. Mültecilerin Yaşadıkları Sorunlar ve Çözüm Önerileri. EYS Basım, Nisan 2016
4. Halkların Köprüsü Derneği. Kıyıya Vuran İnsanlık. Dip Not Yayınları, 2017
5. International Crisis Group. Türkiye’nin Mülteci Sorunu: Kalıcılığın Siyaseti, Avrupa Raporu No: 241, 30 Kasım 2016
6. İçduygu A. Turkey: Labour Market Integration and Social Inclusion of Refugees, Eurepean Parliament, Directorate General For Internal Policies, Policy Department, 2016 (www.europarl.europa.eu/supporting-analses)