Röportaj | Ali Ergül: “Tüm olayın yalnızca ölüm haberlerinden ibaret olmadığını göstermemiz gerekiyor”

Figen Çiçek Yaman

Kumun Gecesi belgeselinin yönetmeni Ali Ergül ile yaptığımız röportajın ikinci bölümünü sizlerle paylaşıyoruz.

Az önce de bahsettik aynı zamanda galadaki konuşmanızda da söz etmiştiniz, bu belgesel aslında tam anlamıyla sanatsal bir film değil. Bunu belgeselde de görüyoruz, sizin sözlerinizden de anlıyoruz. Bu bir zorunluluk muydu yoksa seçenek miydi sizin için? İşçilerin ve işçi ailelerinin içinde bulunduğu durumu mümkün oldukça açık biçimde mi göstermek istediniz yoksa başka bir nedeniniz mi vardı?

Elbette ki sanatsal bir yapımdan bahsediyoruz. Cep telefonuyla çektiğimiz fotoğrafın bile bir sanatsal boyutu var. Kadraj dediğimiz hikaye sizin gözünüz. Ne yapıyor olursanız olun, haber için gittiğinizde bile kamerayı koyduğunuz yer kıymetlidir. Kadrajınız, nereden çekim yaptığınıza bağlı olarak sizi de belirleyen, sizin politik duruşunuzu da ortaya koyan bir mesele. Ama bunların hepsinin dışında klasik belgeselcilikte gider kişiyle görüşür, ailesiyle olan diyaloğunu çekersiniz. Fakat Kumun Gecesi’nde durum farklıydı. Çünkü yasaklanan atölyelerden bahsediyoruz, aktif atölye yok. Yasaklanan atölyelerden görüntü toplamanız gerekiyor. Bunun için kişiyi de ailesini de nesneye çevirmeniz gerekiyor. Kişiye bir nesne olarak baktığınızda çocuğuna sarıl da diyebilirsiniz, çocuğun sana sarılsın da diyebilirsiniz. Aslında önemli olan bunların dışına çıkmak. Kumun Gecesi, kendine “sanatsal” çekim yaptım diyen yönetmenlere de bir eleştiri barındırıyor aslında. Sanat dediğimiz şey, çocuk o an istemiyorsa yine de çocuğun babasına sarılmasını istemek değil. O insanları oyuncu olarak kullanıp kullanmamak açıkçası etikle alakalı. Konuya biraz böyle bakıyorum. İmgeler üzerine çalışmayı denedik. Çoğunlukla güvercin imgesi üzerine gittik. Evet, imgeleri çalıştık, belirli sahneler hazırlandı ama işçi hastaları yormadan, işçileri ve ailelerini oraya bir oyuncu olarak ya da nesne olarak dahil etmeden çekim yapmaya çalıştık. Yoksa elbette bir kadraj var, bir hikaye var ve bu hikayenin bir anlatımı var. İyi bir film yapmak, izlenebilir bir film yapmak tabii ki hepimizin kaygısı. Ama asıl kaygım hiç bir zaman bu değildi. Asıl kaygım işçinin, silikozis hastasının ne yaşadığını anlatmaktı. Duygusal sahneler de varddı ancak o sahnelerde insanların yüzünü kullanmadık. Çünkü bizim derdimiz bir hafıza yaratmaksa o silikozis hastasının çocuğuna da bir hafıza yaratıyoruz. Yıllar sonra, istemiyoruz tabii ki ama, hasta hayatını kaybettiğinde o çocuk o filmle temas kuracak. Zaten Ramazan Aydar’ın ailesiyle görüntülerin çoğunu paylaştık. Daha çok, kamera arkasından gülerken ki görüntüleri paylaşmaya çalıştık. Tamam toplumsal hareket yaratma gibi bir amacımız var ama aileye de hastalık, ölüm gibi ağır travmalardan sonra başka bir travma vermemeniz gerekiyor. Sanatsal değilden kasıt biraz bu. Sanatsal tanımıyla ifade edilen ürünlere eleştiriydi amaç.

 

Kumun Gecesi’nden önce Suyun Ölüm Tarihi ile bir çok ödül aldınız ve 1,5 Metre isimli bir belgesel filminiz daha var. Ufak ufak değindik ama biraz daha detaylı bir şekilde onlardan bahsedebilir misiniz?

Benim de içinde bulunduğum hafızakaydı.org isimli bir kolektif var. 1,5 Metre, bu kolektifle beraber bisikletlilerin trafikte yaşam hakkına dair yaptığımız çalışmalardan çıktı. O belgeselde de yine cinayet konusuyla temas var. Ailelerin de bisiklet aktivistlerinin de içinde olduğu bir video belgesel çalışmasıydı. Oradaki temel hikayemiz de bisikletin trafikte yasal olarak araç kabul edilmesine rağmen araba sahiplerinin kendilerini “daha zengin” olarak kabul etmesinden kaynaklı bisikletlilere çarpmaktan çekinmemesiydi. Bisiklet kazalarının çoğunda bilinçli bir çarpma durumu görebiliyoruz.

Suyun Ölüm Tarihi’nde, Hasankeyf’in 1954’te başlayan ve son aylarda daha da hızlanan ılık su baraj projesiyle 300 km karelik bir alanın sular altında bırakılmak istenmesi anlatılıyor. Burada benim için önemli olan Dicle gibi milyonlarca canlıya ev sahipliği etmiş, yaşayan bir varlığın 50 yıllık bir baraj için su altında bırakılmak istenmesi. Farklı yöntemlerle elbette yapılabilirdi bu proje. Burada da temel mesele hafızanın yok ediliyor olması. Hasankeyf’in vadilerinde yalnız yürüdüğünüz zaman oranın geçmişini hissedebiliyorsunuz. Ben konunun kale kısmında değilim. Çünkü biliyorsunuz kaleler, saraylar iktidarın, zulmedenlerin mekanıdır. Kalenin altında kurulu olan şehir benim için daha kıymetlidir, Dicle daha kıymetlidir. Hasankeyf’in hala kurtarılabilir olduğunu göstermeye çalıştık. Sular altında bırakılmak istenen alanın neresi olduğunu göstermeye çalıştık çünkü siz Hasankeyf’e gitmiş olsanız bile aslında Hasankeyf’in birçok alanına temas etmiyorsunuz yalnızca iktidarların size verdiği alanları dolaşabiliyorsunuz. Ama Hasankeyf’te başka bir anlatı, başka bir ses var ve bu sesi olabildiğince yansıtmaya çalıştık. Dünyanın birçok kentinde ve Avrupa Parlamentosu’nda doğrudan Hasankeyf ve Sur’la ilgili bir toplantıda gösterildi belgesel. Hala gösterilmeye devam ediliyor. Şu anda İtalyanca altyazısını bitirdik. İtalya’da da gösterimler olacak ve İtalya kamuoyunu Hasankeyf’in uluslararası mücadelesine katkıya çağıracağız. Bu alanda çalışma yürüten aktörler var ancak bu aktörlerin yan yana gelmek için bir bahaneye ihtiyacı var ve bu bahaneyi yaratmak istedik. Bunu da belgesel gösterimleri yaparak sağlamak istedik ve üç belgeselde de bunun karşılığını aldık.

 

Türkiye’deki belgesel filmciliği nasıl değerlendiriyorsunuz?

Belgesele dair Ulus Baker’den, uluslararası alana kadar birçok tartışma var. Kurguyu doğru bulmayan tartışmalar var. Bence belgeselin bir hafıza yaratması gerekir. Şu anda arşiv taraması yaptığımızda birçok olayın belgelerine ulaşamıyoruz. Türkiye’de belgeselcilik daralmış halde. Herkes kendi kendine belgesel çekiyor, bu belgeseller belli festivallerde gösteriliyor, herkes festival sonrası o belgeseli alıp evine dönüyor ve bir kasette saklıyor. Oluşturulması gereken hafıza oluşturulmuyor, belgeselcinin temel sıkıntılarından biri bu. Seyirci olarak bir filmi, bir belgeseli herhangi bir festivalde gidip izleyemiyorsunuz, zaten bu festivaller de 50-100 kişilik salonlarda yapılıyor. İl il gezseniz bile 10 bin seyirciye ulaştıramıyorsunuz belgeseli. Ortaya koyduğum filmlerle bir iktidar ilişkisi kurmamaya çalışıyorum ancak bir festivalde filmimin gösterilmesi benim duygularıma da hitap ediyor bir taraftan. Filmi festivallerde gösterdiniz, seyirciler de çok beğendi ve gösterimi son buldu diyelim, eğer çektiklerinize dair kamuoyu yaratmak istiyorsanız bunlar bir işe yaramaz; filmi kamuya açık alanlarda paylaşmanız gerekir. Ne yazık ki filmlerin %80-90’ı paylaşılmıyor. Diğer bütün alanlarda olduğu gibi belgeselcilikte de hafıza yaratma konusunda başarısızlık söz konusu.

 

Kurmacaya dönmek istiyor musunuz yoksa belgeselden mi devam edeceksiniz?

Projelerle çok ilgilenemiyorum. Yani, önümüzdeki yıl şunu şöyle yaparım gibi ilerlemiyor. Tabii ki kurmaca başka bir alan. Daha ön planda olan bir alan, kurmacanın öyle bir yanı da var. Daha farklı kişilere ulaşabiliyorsunuz. Ama muhtemelen eğer kurmaca olursa, zaten senaryo çalışmaları da var, muhtemelen benzer konular hakkında olur. Bir mesaj iletme kaygısı olan demeyelim ama bir hikaye anlatmaya dair çalışmalar olacak gibi görünüyor. Tabii belgeseller devam edecek. Bir programlamadan ziyade bir mecburiyetten bahsediyorum. En azından kendi açımdan bir mecburiyetten bahsediyorum. Türkiye Cumhuriyet tarihini düşündüğümüz zaman, sadece son dönem için söylemiyorum, bir korku iklimi var, yakmak, yıkmak ve yok etmek bir politikaya dönüştürülmüş. Bu devam ediyor ve görünen o ki devam edecek. Bütün bu hak temelli meselelerin dışında kendimi özgürleştirmem için de video ve fotoğraf birer araç. Bu araç, bir belgeselde ya da bir kurmacada kendini gösterebilir. Bilmiyorum. İmkanların oluşmasıyla ilgili bir yandan da. Maraş’ı düşünüyoruz, hazırlıklar var. Maraş’la ilgili bir şeyler yapmak istiyoruz. Bütün bu olaylar birbiriyle bağlantılı ve çektiğimiz şeyler bu birbiriyle bağlantılı olayları kurabilecek bir şeye dönüşebilir. Belki birkaç belgesel sonra bu belgeseller birbiriyle bütünleşebilir. Kestirmek zor tabii. Maraş’ı özellikle istiyorum ama Maraş’la ilgili gerekli koşulları yaratabilir miyiz bilmiyorum. Ciddi bir arşiv vardı, o arşivi taradık. Yüz saatin üzerinde görüntü izledik. Tanıklıkları izledik. O tanıklıkları tekrardan oluşturup yeni bir anlatıma dönüştürebilir miyiz diye düşünüyoruz. Bir taraftan böyle bir proje var. Yaz için bir kısa film düşüncemiz var. Neye dönüşür, başlar mı, olur mu bilmiyorum. Belki yarın öbür gün temas kurduğum başka bir şey bunların da önüne geçebilir. Çantamı alıp bir yere gitmemi sağlayabilir. Üretmeye devam edeceğim çünkü benim videoyla, belgeselle, fotoğrafla kurduğum ilişki bir özgürleşme ilişkisi. Bütün bu daralmış alanlar içinde bir güven ilişkisi. Şunu söyleyebilirim, sanattır, akademidir, edebiyattır, sinemadır biraz daha ekonomik kapitali elinde bulunduranların aktif olabileceği alanlarken, imajlar dünyasında bunlar için çok farklı bütçelere ihtiyaç varken bizim yaptığımız şey klasik tanımlamada sanat değil ama biz üreterek direnmeye çalışıyoruz.

 

Son olarak bu çektiğiniz belgeselle birlikte, bahsettiğiniz iş cinayetlerine ciddi anlamda ışık tutmuş oldunuz. Bu, işçilerin mücadelelerine de ciddi anlamda katkı sağladı. Peki bunun dışında bu alanda neler yapılabilir? Anladığım kadarıyla Türkiye’de unutulmuş ama bir o kadar da güncel bir sorun. Bunun çözümü için sizin bir öneriniz var mı ya da işçiler bunun hakkında ne diyorlar? Yapılabilecek başka neler var?

Ben işçi mücadelesinin bir aktörü değilim. Bu mücadeleyi yürüten arkadaşlar var. Gala gecesinde İSİG Meclisi adına konuşan Murat Çakır, meslek hastalıklarından dolayı hayatını kaybeden kişilerin verilerine sahip olmadıklarından bahsetti. Çünkü biliyorsunuz Türkiye’de raporlara ölümün iki nedeni yazılıyor: kalp ve beyin ölümü. Onun dışındaki ayrıntılar yok. Bu alandaki bütün aktörlerin birleşerek işçilerle ortak bir mücadele yürütmesi gerekir. Ortak bir kamuoyu oluşturması gerekir. Bunun dışındaki herhangi bir oluşum zayıflığından kaynaklı genel kitleye ulaşamayacağından çok başarılı olmayacaktır. Meslek hastalığı, iş kazası ve iş cinayeti dediğimiz meseleler sadece solu ilgilendiren konular değil. AKP’ye oy verenin de, CHP’ye oy verenin de çocuğu iş kazasında elini ayağını kaybediyor ya da meslek hastalığında uzun süreli ölüme terk ediliyor. Ama bu politik tartışmaların dışında aslında Türkiye’de yaşayan bütün insanların meselesi. Bir taraftan da iktidardakilerin meselesi. Bunun için ortak bir alanın oluşturulması lazım. İşçi ölümlerinin önüne geçmek için mücadele etmek gerekiyor. Bu noktada sendikalar işçileri örgütlerler, sivil toplum örgütleri ve muhalif partiler kamuoyu oluştururlar. Ama aslında bunların da birleşmesi lazım. Çünkü sadece sendikal mücadelenin işçi örgütlemesi yetmiyor ya da sadece kamuoyu oluşturduğunuz zaman içinde işçiler yoksa oluşan hareket pek bir karşılık bulmuyor. Herkesin, hatta çevrecilerin de buna dahil olması gerekiyor bir taraftan. Çünkü hepsi birbiriyle bağlantılı. Bütün bu alanların birlikte organize olmasıyla işçi ölümlerinin önüne geçebiliriz. En azından tüm olayın yalnızca ölüm haberlerinden ibaret olmadığını göstermemiz gerekiyor. Bunu yapmaya başladık. Belgesel buna vesile oldu mu olmadı mı göreceğiz tabii ki. Bir başlangıç yapmaya çalıştık. Bundan sonra tabii ki dilim döndüğünce ya da katılabildiğim oranda bütün alanlara katılmaya çalışacağım. Çünkü benim için çektiğim videolar bir işten ibaret değil. O meselenin bir parçası da oluyorum. Ama bunun asıl aktörleri var bu aktörlerin mücadeleyi yükseltmesi gerekiyor. Ben de yapılan toplantılara ve yapılan yürüyüşlere kameramla katılıp bunun kamuoyuna daha çok ulaşmasını sağlamak gibi bir rol alabilirim.