Röportaj | Ali Ergül: “İşçilerin bu hastalığa yakalanmasından Belediye, Bakanlık ve iktidar sorumlu”

Figen Çiçek Yaman

20 Ocak 2019’da galası yapılan Kumun Gecesi belgeselinin yönetmeni Ali Ergül ile röportaj yaptık. Oldukça keyifli geçen bu röportajda, Ali Ergül’ün kendisinden, Kumun Gecesi’nden ve daha önceki belgesellerinden, silikozis hastalığından, bu hastalığın mağduru bırakılmış işçilerden, iş cinayetlerinden ve Türkiye’de belgeselcilikten bahsettik. Konular oldukça yoğun olduğu için hayli uzun olan bu röportajı iki parça halinde, ilk parçası bugün olmak üzere sizlerle paylaşıyoruz.

İlk olarak bize biraz kendinizden bahsedebilir misiniz?

Çok zor bir soru. Bugün gördüm, Artık İşler Kolektifi bir video hazırlamıştı.  Orada “Kimsin? Ne istiyorsun?” gibi sorular vardı. İnsan kendine bu soruları sorduğu zaman çok fazla cevap bulamıyor. Ama eğer kendime dair bir tarif gerekiyorsa sanırım şu şekilde olur: Video çekmeyi bilmeyen ama video çeken bir insan. Bunun formasyonunu almadım çünkü. Sosyoloji formasyonu aldım. Elimdeki imkanlarla bir şeyler üretmeye çalışan bir bireyim. Yaşamla, hak temelli meselerle, toplumsal hafızayla ilgili yıllardır çalışmalar yürütüyorum. Son dönemde de bağımsız video belgeseller üretmeye çalışıyorum.

 

Sosyoloji eğitimi aldığınız halde neden belgeselcilik yapıyorsunuz?

Sosyoloji, Türkiye’de formasyonu itibariyle sıkıntılı bir bölüm. Meselenin öyle bir tarafı var. Diğer taraftan bir sosyoloğun çalışma ve yaşam alanı çok dar. Yaptığım belgeseller de aslında sosyolojiyle direkt bağlantılı işler. Hem hafıza hem çocuk yaşam hakkı hem de işçi meseleleri sosyolojiyle bire bir bağlantılı. Tabii yeni bir dünyada yaşıyoruz. Bu yeni dünya biraz imajların dünyası. İnsanlar da artık sadece sözün bir karşılığı yok. Fotoğraf ve videonun çok güçlü yönleri var, etki alanları çok daha geniş. Türkiye’de geri planda kalmış olmasına rağmen birçok ülkede şu anda video ve fotoğrafın gücü, yine yeni teknolojiyle haritalanmanın gücü, başka bir boyuta gelmiş durumda. Aslında hem sosyolojiyi hem de yeni teknolojiyi birleştiren bir yerde duruyorum. Sözünü ettğim çalışmaların çok farklı örnekleri var, multimedya siteleri var. Orada temel mesele şu, hem haritayı hem sözü hem de videoyu birleştirebiliyorsunuz. Biraz derdim buydu. Bunların hepsinin birleşebileceği bir alan vardı. Bunun adına da video belgesel diyorlar. Documantary yapmıyorum. Yaptığım işler documantrik işler değil. İnsanların hikayelerini anlattım, biraz daha tanıklık üzerine ilerleyen çalışmalar oldu. Bu meseleyi documantarye götürecek boyutta değil ama insanların hikayeleri sosyolojinin de temel hikayelerinden biri diye düşünüyorum.

 

Kumun Gecesi’nden bahsedebilir misiniz biraz da?

Biz işçilerle alakalı meseleleri genelde cinayet haberleriyle, bir işçinin hayatını kaybetmesi haberleriyle görüyoruz. Kumun Gecesi de bir silikozis hastası olan Faysal Demir’in ölüm haberleriyle başlayan bir çalışma. Tabii silikozis hastaları ne yapıyor, ne ediyor bunların okumalarını da yapmak gerekiyordu. Yükselen bir direniş vardı 2005-2010 seneleri arasında. Belirli kazanımlar olmuştu ama daha sonrasında gündemimizden çıkmıştı. Sonra baktığımda sadece silikozis hastalarıyla ilgili ölüm haberlerini gördüm. Diş teknisyenlerinde görülmeye başlanmış gibi haberler de vardı ama onlar da yine ya ölüm ya da ölüme yaklaşma haberleriydi. Yolculuk böyle başladı aslında. Muş, Bingöl, Erzurum, Batman, Diyarbakır, Ankara, İstanbul gibi birçok ilde çekim planlaması yaptık ancak bu illerin çoğunda çekim yapamadık. Gittiğimiz illerdeki hastalar son anda vazgeçtiler. 20 Ocak’ta yaptığımız galada konuşan hasta işçi belgeselin ana karakteri olacaktı aslında ancak görüşmeyi sürekli erteledi. Galanın olduğu gün de açıkça devletten aylık 650 TL gibi bir maaş aldığından ve bu maaşın kesilmesinden korktuğundan bahsetti. Görüşmelerin çoğu bundan dolayı iptal edildi aslında. İşçilerle temas kurduktan sonra meselenin aslında bizim okuduğumuz şeylerin dışında bir yere dokunduğunu da fark ettim. Yani biz bir işçi ölümü haberini okuduğumuzda bu bizim için bir sayıdan ibaret oluyor ve her ay işçi ölümleri istatistiklerine bakıyoruz, bunun haberini yapıyoruz. Bir okuyucu olarak takip ediyoruz. Bizim için bunlar hep meslek hastalığı gibi kavramlardan ya da sayılardan oluşurken orada olay bir yaşamın yok oluşu üzerine kurulu. Silikozis hastalarının bir kısmı makineye bağlı, günlük ihtiyaçlarını gideremez durumdalar. Sadece onları da etkilemiyor tabii ki. Çocuklarını, kardeşlerini, annelerini, babalarını da etkileyen bir durum var. Açıkçası belgeselde biraz bu durumu anlatmaya çalıştık. Daha farklı anlatımlar da vardı fakat o anlatımlara yer veremediğimiz bir başlangıç filmi aslında. Meslek hastalığı ya da silikozis diye adlandırdığımız, sözlüklerde karşılaştığımız tanımların dışında bir şeyler olduğunu gördüm ve onun hikayesini oluşturmaya çalıştım.

 

20 Ocak’ta yapılan, Kumun Gecesi’nin galasında izleyici tepkileri sizce nasıldı?

Açıkçası benim için önemli bir gündü. Cemal Süreya şunu söylüyor: İnsan kendi sesini duyamaz. Bir belgesel çekmiştim, arkadaşlarım da izledi ve aslında onların dönüşleriyle iki üç defa kurgulandı bu belgesel. 20 Ocak, belgeselin izleyiciyle buluştuğu ilk gündü. Şunu fark ettim, o gün birçok insanda, benim Faysal Demir’in haberiyle karşılaşmam ve silikozis hastalığını tanımamla bende oluşan etkiyi yarattı belgesel. Bu işi zor koşullarda ve tüm imkansızlıklara rağmen yaptığım için de insanlarda bu etkiyi yaratması benim açımdan çok kıymetliydi. Gala gününde stajyerlere eğitim veren bir doktor gelip, belgeseli eğitimlerinde kullanmak istediğini söyledi. Onlarla da paylaşacağız görüntüleri. Bu bile bizim için bir başarıdır. Çünkü silikozis hastalarının en büyük sorunlardan bir tanesi sağlık personelinin silikozis hastalığını bilmemesi. Hastaların taleplerinden bir tanesi hastaneye gittiklerinde hastalığı bilen biriyle temas kurmaktı. Bu açıdan doktorun isteği çok önemliydi. Diğer taraftan farklı işçi konferadasyonlarından sendika temsilcilerinin, farklı siyasi parti temsilcilerinin orada olması önemliydi. Yine işçi çalışması yürüten, alanda farklı çalışmalar yürüten kişilerin olması da başka bir önem arz ediyordu. Onlarla gala sonrası sohbetlerimizde, onlar için de meslek hastalığının aslında bazı durumlarda sadece rakamlardan oluştuğunu fark ettik. Bunun başka bir tanımı olduğunu, meslek hastalığı denilen şeyin aslında uzun süreye yayılmış iş cinayeti olduğunu konuştuk. Tekrardan gala gününden bahsetmek gerekirse bunun organizasyonu için 20 gündür çalışan emekçiler vardı. Dev-Yapı İş, Limter-İş, İSİG Meclisi, Gazete Fersude ekibi 20 gün boyunca yoğun bir şekilde çalıştı ve iyi bir tanıtım organize ettiler. Farklı kesimlerden insanların gelmesi, işçilerin gelmesi bizim için başka bir önem arz ediyordu. O klasik gala düzeninin dışında, protokolü aşan bir oturma biçimimizin olması çok keyifliydi. Duyamadığım sesimi biraz duymaya başladım. Hak temelli mücadelelerde bir şeyler yapıyoruz ama bunu bir yere atıyoruz, karşılığını genelde almıyoruz. Belgeselin karşılığını görmek sevindiriciydi. Tekrardan gelen herkese teşekkür etmek gerekiyor. Gala sonrasında da birçok insanla iletişim halinde kaldık. Meseleyi tartışmaya başladılar. Mecliste tekrar gündeme geleceğine dair görüşmeler var. Mahalle buluşmaları gibi organizasyonlar var. Özelde silikozis, genelde meslek hastalığı denilen ve kavramlardan ibaret olmayan bu meseleyi yeniden konuşmaya başlayacağız. En önemlisi, silikozis hastalarının yalnız olmadığını, onları unutmadığımızı ben tek bir kişi olarak anlatmaya çalıştım ama o gün yüzlerce insan oradaydı. Benim için en önemlisi hastaların ve görüştüğüm kişilerin “Yalnız değilmişiz” demeleriydi. Bu açıdan kıymetli bir etkinlik olduğunu düşünüyorum.

 

İş cinayetlerinden bahsettik, iş cinayetlerine karşı bu duyarlılığınız ve direnç gösterme çabanız nasıl oluştu? Neden belgeselinizde bu konuyu seçtiğinize dair de biraz konuşabilir miyiz?

Şunu söylemek mümkün, aslında Türkiye’de gündem dediklerimiz birbirinden bağımsız değil. Şu ana kadar 3 tane belgesel çalışması yürüttüm. Bunlardan bir tanesi bisikletlilerin trafikte yaşam hakkını konu alan 1.5 Metre’ydi, ikincisi ise Dicle Vadisi ve Hasankeyf’in sular altında bırakılma projesine karşı bir dirençti. Orada hem insanın hem doğanın katledilişi meselesi vardı, burada işçi meselesi var. Bu üç mesele birbiriyle bağlantılı çünkü kendini bir şekilde insanlara yakın görenlerin temel isteği insanların ölmediği, doğanın tahrip edilmediği bir dünya. Böyle bir ütopyam var. Özellikle son belgeselden bahsedeceksek şunu söyleyebilirim, meslek hastalıkları ve iş cinayetleri sıfır seviyesine indirilebilir. Bunu nasıl yaratabiliriz? Bunu bir kamuoyu oluşturarak yaratabiliriz. Biliyorsunuz yıllar önce liman ve tersanelerde ölümler çok fazlaydı ve bir mücadeleyle bu sıfıra yaklaştırıldı. İş cinayetlerini son yıllarda inşaatlarda çok görüyoruz. Şöyle bir şey düşünün, günde en az 3 işçi iş cinayetine kurban gidiyor. Öğrenciler karnelerini aldılar, birkaç gündür karnesini alıp harçlığını çıkarmak için çalışan çocukların iş cinayetine kurban gittiğini görüyoruz. Her yıl aralık ayında Türkiye’nin gündemi asgari ücrettir ama ölen, öldürülen bir işçi için asgari ücretin bir kıymeti yok. Belgeseli adadığım Ramazan Aydar, belgeselin başında “Biz sağlığımızı istiyoruz” diyor. Temel mesele bu. Bütün o ekonomik meselelerin dışında, insanların yaşam hakkı üzerinden bir şey kurmaya çalışıyoruz. Silikozis örneğinden bahsedersek patron, belediye, mülki amirlik, bakanlık personeli, bakanlık ve iktidar sorumlu işçilerin bu hastalığa yakalanmasından. Tüm bunlara karşı alanda bu mücadeleyi yürütenler, sendikalar, sivil toplum örgütleri var. Ancak bu ilişkide görevini yerine getirmeyen kurumlardan bahsedebiliyoruz ne yazık ki ve bunun sonucunda yalnızca işçiler ve aileleri mağdur oluyor. Düzenli bir çalışma yürütmediğimiz sürece, kamuoyu oluşturması gerekenler ve kamuoyunun kendisi iktidara ve patrona bir baskı kurmadığı sürece işçi ölümleri devam edecek. Kurmuş olduğumuz ilişki ve mesele bu. Belgeselin de ana sözlerinden biri bu. Kumun Gecesi tanım olarak şuna karşılık geliyor: Ölmeden önceki gece veya bir anda gözün kör olma hali. Hepimizde var olan bir görmeme, kör olma halinden ya da kör olmayı tercih etme halinden bahsediyoruz. Bu belgesel bu halden çıkmanın arayışı. Bundan sonraki etkinliklerimizde ve gösterimlerimizde de temel motivasyonumuz bu kör olma halinden çıkmak olacak diye düşünüyorum.

 

Yaşadıkları süreçleri anlatmaları için işçileri ikna etmenin ne kadar zor olduğundan bahsettiniz, hatta bu sebeple ana karakterin değiştiğini söylediniz. Bu ikna süreci nasıl ilerledi? İşçileri yaşadıklarını anlatmaya ve kaydetmeye nasıl ikna ettiniz? Bu süreçte yaşadıklarınızı anlatabilir misiniz? 

2005 ile 2019’u ele aldığımız zaman arada 14 yıllık bir süreç var. Ve bu 14 yıllık süreçte 6-7 tane belgesel yapılmış. Özellikle de 2005 ve 2010 yılları arasında, işçi mücadelesinin ve kot kurma mücadelesinin yükseldiği dönemde. Yaşadıkları kentlerdeki, bölgelerdeki gazeteciler bu kişilerle röportajlar yapmışlar ve sonra yalnız bırakılmış bu insanlar. Bu röportajların çoğu ölüm temalı röportajlar olmuş, insanların psikolojisi bozulmuş. Hatta biz gittiğimizde, bizi ilk gördüklerinde “Her yapılan haberden sonra bir kişi hayatını kaybetti, hastalar sizinle görüşmeyi kabul etmezler” dediler. Onlara sadece şunu söyledim: “Silikozis hastalığının sadece ölüm haberi üzerinden duyulmaması için ne yapabilirim diye düşünerek buraya geldim.” Görüştüğümüz kişilerin çoğu bu görüşmeleri yapmaktan korkmuyordu aslında. İlk başlarda yaptığımız görüşmeler daha klasikti. Daha sonra tekrar tekrar görüşmeler yaptık. Ama tabii ki Muş, Diyarbakır, Batman, Ankara ve İstanbul’daki görüşmelerin iptal edilmesinin iki sebebi vardı: İlki işçilerin bir kısmının maaş alıyor olmasıydı. Maaş demek de çok doğru değil aslında engelli maaşı alıyorlar, meslek hastası sayılmıyorlar. Yaşamlarını bir şekilde devam ettirebilmek için o maaşa ihtiyaçları vardı bu işçilerin. İkincisi ise işçilerin bir kısmının hastalık seviyesi yükseldiği zaman maaş alma ihtimali olmasıydı. Bu ihtimali ortadan kaldırmak istemediler. Bizim için anlaşılabilir bir durumdu bu. En zor kısmı çekimlerden döndükten iki ay sonra Bingöl’de Ramazan Aydar’ın yoğun bakımda olduğu haberini almamız oldu. Çocuklarıyla görüştük. Belgeseli bitirebilecek bir haberdi bizim açımızdan, bir şeyler yapmaya çalışırken acaba işçileri olumsuz mu etkiliyoruz sorusu oluştu kafamızda. Ramazan Aydar evine döndü. Biz belgeselin kurgusunu yaparken tekrar yoğun bakıma girdi ve hayatını kaybetti. Aslında işçiler açısından da sıkıntılı bir mesele bu, o yüzden belgeselin kurgusunu yaparken de olabildiğince dikkat etmeye çalıştık. Çünkü 10-15 yıldır bu hastalıkla boğuşan hastaların hiçbirine psikolojik destek verilmemiş. Makineye bağlı olanların hayatla bağları bir pencereden ibaret. Hepsinin yatakları bir pencerenin önünde, dışarıyı sadece bir pencereden görebiliyorlar. Elimizden geldiğince dikkat etmeye çalıştık, belgeseli onlarla beraber kurduk aslında. Bütün çekimlerde nerede çekim yapacağımızı sorguladık. Çok sanatsal çekimler yapılmadı, derdimiz ışığın konuşanın yüzüne vurması değildi. Hasta neredeyse orada, nasıl uzanıyorsa öyle, gündelik yaşamı neyse aynı şekilde çekim yaptık. Hastalar gazetecilerin tavırlarından rahatsızdı. Gazetecilerin kendilerinden videolarının daha dramatik olması için öksürmelerini ya da çocuklarıma sarılmalarını istediklerinden bahsettiler. Biz bunların hiçbirini yapmadık. Yaptığımız bütün röportajlarda görüntü ve ses kaydı aldık ve görüşme bittiği an kamera kapandı. Hasta işçileri zorlayacak ve onları olumsuz etkileyecek her şeyden kaçındık. Yıllardır, Bingöl’de gazetecilerin gidip çekim yapması yasak. Aileler kabul etmiyorlar. Oraya girebilmek bile çok önemliydi. Samimiyetimize inandılar açıkçası. Klasik bir belgesel seti gibi çok fazla kameramanın olduğu bir set de değildi zaten. Bir çanta ve kırık bir tripodla iki kişi gittik ve çekimleri yaptık. Bizim yaşam koşullarımızın da onların yaşam koşulları gibi olduğunu görmeleri, onlardan olduğumuzu görmeleri, bunu bir ekonomik çıkar meselesi üzerine kurmadığımıza inanmalarını sağladı. Sağ olsunlar evlerini açtılar, sofralarını, ekmeklerini paylaştılar. Onlarla beraber yedik, onlarla beraber sohbet ettik. Yemekler onlar için ekonomik bir külfet olmasın diye yemek saatinden sonra gitmeye çalıştık. Bu duyguyu onlar da hissetti ve bizimle bundan dolayı konuştular diyebilirim.